Marie Albera Meynioğlu İle Röportaj

 

 

Yazar: Ferit Tekbaş

Yer: Strazburg

Kategori: Röportaj

Tarih: 22.06.2018

Portal: www.zerocha.org

Okuma Süresi: 9 dakika

Dil : Türkçe

 

 

 

Ferit Tekbaş: Sevgili Marie Albera, Antakyalı Rum ortodoks Hristiyanların Kültür Koruma Merkez Konsey Yönetim Kurul arkadaşlarım ve Antakyalı Rum Ortodoks halkımızın adına, bu röportajın için sana gönülden teşekkür ederiz. Senin ve ailen hakkında okurlarımıza biyografik bilgiler verebilir misin?

 

Marie Albera Meynioğlu: 1966 yılında İskenderun’da Rum Ortodoks bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldim.

Ailemin kökeni ile ilgili birkaç bilgi vermek gerekirse :

Anneannem Feride Gülenay (Krayt) ile dedem Circi Kabaca’nın 6’sı erkek 11 çocukları vardı. Annem Mari Kabaca 11 çocuğun üçüncüsüydü. Annem bize, çocukluğundan evlendiği güne dek süren “ikinci anne” rolünün ne denli yorucu olduğunu anlatırdı hep. Evin temizlik işi, yemek yapma, kalabalık ailenin ekmek ihtiyacını karşılamak için  aralıksız hamur yoğurma, elde kaynar sularda çamaşır yıkama, kaynaktan su taşıma, bahçe ve tarla işleri vs.

Şimdiki köy hayatı gibi değil yani.

“Bir tek inek sağmasını bilmezdim” derdi annem. Kullandıkları sabunu, zeytinyağını, bulguru, salçayı, peyniri ve akla gelmeyen daha nice şeyleri kendi elleriyle, emekleriyle hazırlarlarmış. O yüzdendir ki 2. Dünya Savaşı sırasında Türkiye’de -savaşa girilmediği halde- büyük bir ekonomik kriz yaşanırken, annemin ailesi bu krizden hiç etkilenmemiş.

Babam tarafında, dedem Yusuf Meyni (-oğlu eki, Soyadı Kanunu 1935’te yürürlüğe  girdiğinde, soyadını türkleştirmek için sonradan eklendi) ve nenem Ketre Hannuş’un 5 erkek çocukları oldu. Babam Abdo Meynioğlu, kardeşlerinin en küçüğüydü. Annemle babam evlendikleri dönemde ninem oldukça hastaymış. Aradan çok geçmeden, 48 yaşında vefat etmiş.

 

1950’li yılarda, Samandağlı pekçok aile gibi, her iki aile de çocuklarını Payas, Mersin, Adana güney şehirlerine tarım işlerinde çalışmak için gönderiyordu. Annem ve babam işte böyle bir ortamda, narenciye toplamak için gittikleri bir şehirde tanışmışlar. Birbirlerini seven iki gencin evliliğine babamın tarafında karşı çıkanlar olmuşsa da hiçkimse engelleyememiş bu birlikteliği.

Babaannem Ketre’nin ölümünden sonra annem ve babam İskenderun’a yerleşmeye karar vermişler. Ellerindeki para ve altınları hasta nenemin tedavisi için harcadıklarından, ellerinde kalan çok az imkânlarla tabi. İskenderun’un yoksul mahallelerinden biri olan Ambardolduran’da bir dağın yamacındaki küçük bir arsayı çok ucuza satın alarak hayatlarına sıfırdan başlamışlar. İçinde 6 çocuğun doğup büyüdüğu sarı boyalı küçük evi, annem, birkaç işçinin yardımıyla ve babam askerlik görevini yaparken bu arsa üzerine inşa ettirmiş. Askerden döndüğünde arsa üzerindeki evi görünce, babam bir şok yaşamış haliyle.

Annem ve babam için Samandağ’dan İskenderun‘a yerleşmek, beklenmedik zorluklarla, sürekli mücadelerle ve bir o kadar da hayalkırıklıklarıyla dolu bir macera oldu diyebiliriz. Les Enfants d’Alexandrette / İskenderun Çocukları adlı Fransızca yazdığım ilk kitabımda, Ambardolduran’dan, mahalledeki günlük yaşantıdan, komşularımızdan, sokağı çıkmaz yapan o dağdan, içinde doğup büyüdüğüm evden ve çocukluğuma damga vuran daha pekçok şeyden detaylı bir şekilde bahsettim.

 

 “... Arka avluda, içi pek de dolu olmayan bir tavuk kümesi... Gece vakti dağdan gelen yabani hayvanlar burada kendilerine gayet kolay bir ziyafet sunmaya alışmışlardı. Yüzeyinin büyük bir kısmı kocaman bir asma ağacıyla kaplanmış olan evin damına çıkmak için, evin bir duvarına dayalı duran bir de tahta merdiven vardı. Dağın tehditlerine korkusuzca göğüs geren ve sarı boyalı evi koruduğu izlenimini veren yaşlı ve mağrur asmanın kalın dallarından üzüm salkımları sarkardı cömertçe.

Çocukluğumun evi... koynunda büyük mutluluklarla birlikte derin üzüntülerin de yaşandığı bu yapının, bir şatoyla uzaktan veya yakından bir alakası yoktu. Ama, ailemi zamandan, ötekilerden ve gece-gündüz hiç yorulmadan onu gözetleyen dağdan koruyan bir kale gibi görünürdü bana.

Evimizin hemen yanında bulunan ve bu pek de bayağı olmayan peyzaj içinde özel bir yeri olan sokak lambasını da unutmamak gerek tabi. Hayatımızın en korkulu anlarından birini yaşatmıştı hepimize. Bir yaz günü ağabeyim Robert, kablolarına takılan bir uçurtmayı kurtarmak üzere sokak lambasına tırmanmış, ama aldığı elektrik şoku nedeniyle de metrelerce yükseklikten düşüp yere çakılmıştı. Çocukluğumun, hiç şüphesiz, en çarpıcı anılarından biri oldu bu. Ağabeyim uzun bir süre ölüm-kalım mücadelesi vermiş, aile bireylerine ecel terleri döktürmüştü...

Doğduğum eve adeta hükmeden o dağı düşünmeden geçirdiğim tek bir günüm yoktur diyebilirim. Bir duvar gibi dik ve bir insan büstü edasıyla önümüzde duran o dağ,  gözümüzü korkutmaya ve daha ileriyi görmemize engel olmaya çalışıyordu sanki.  Bu dağın ötesinde ne vardı acaba ? ...”

 

1975’te İskenderun’dan ayrılıp Mersin’e yerleştiğimizde ben 8-9 yaşlarındaydım. Evde, mahallede, okulda  anadilimiz hep Arapçaydı. Bu sebeple Mersin’de Kuvayimilliye İlkokulu’na yazıldığımda, herkesin Türkçe konuşuyor olmasından epey etkilenmiştim. Kendime olan güvenimi yitirmiş, son derece ürkek ve içine kapanık bir çocuk olmuştum. Bu nedenle öğretmenim birkaç defa annemi okula çağırıp endişelerini dile getirmiş haliyle. Allah’tan bu durum pek uzun sürmedi.

 

1976 yılında ailenin 7. çocuğu, en küçüğümüz olan Yusuf dünyaya geldi. Bu tarihten itibaren ailem, ekonomik alanda hızlı bir yükseliş yaşadı. 7 çocuklu kalabalık bir aileydik. Başta ağabeyim Robert ablalarım Keti ve Antuanet olmak üzere ailece, gerek aile şirketinin bünyesinde,  gerekse de evde, herbirimiz farklı bir rol oynayarak anne ve babamıza destek olmaya çalıştık. Ailenin en küçükleri olan Semire, Rina ve Yusuf da dahil olmak üzere, çocukluğumuzdan ve gençliğimizden feragat ederek, anne ve babamızın  bizim için harcadıkları çabaların ve yaptıkları fedakârlıkların bilincinde olarak.

 

Ferit Tekbaş: Lazkiye 1924’te doğmuş olan Suriye’li büyük yazar Hanna Mina (Meyni) rahmetli babanın amcasının oğlu oluyor. Eserleri, arap ülkelerinin birçoğunda derslerde okutuluyor. Zamanında Arap Dünyası Edebiyat Ödülünü kazanmıştı. Ayrıca Suriyeli Yazarlar Derneği ile Arap Yazarlar Birliği’nin de kurucularından. Senin de bu ünlü ve yakın akraban gibi benzer yönlerin mevcut. Fransa’da iki kitabın fransız lisanında basılarak çok başarılı bir şekilde yayınlandı. Kitap çalışmaların hakkında ve kitapların içerikliği konusunda detaylı bilgiler verebilir misin?

 

Marie Albera Meynioğlu: Hanna Mina çocukluğunu benim gibi İskenderun’da geçirmiş. 1939’da Hatay’ın Türkiye’ye bağlanmasıyla, ailesiyle birlikte Lazkiye’ye geri dönmüştü. Arap Edebiyatının en büyük romancılarından biri olarak kabul edilir. 1947’de kesin olarak Şam’a yerleşip gazetecilik ve yazarlık faaliyetlerini oarada devam ettirmişti.

 

Birinci kitabım Les Enfants d’Alexandrette / İskenderun Çocukları’nda ailemin, insani değerlerden asla taviz vermeden yaşadığı iktisadi ve toplumsal yükselişi, psikolojik, kültürel, coğrafi ve tarihi irdeleme yollarıyla aktarmaya çalıştım. Fransızcayla yazdığım bu ilk kitap, 2015’te Fransa’da DOM Editions tarafından tarihi roman kategorisinde yayına sunuldu.

İkinci kitabım olan Voyage Vers l’Inconnu / Bilinmeyene Yolculuk, 2017 yılı sonuna doğru Auxilivre tarafından yayınlandı. Kişisel bir biyografinin ötesinde, Türkiye’yi terkettiğim günden bugüne karşılaştığım kişi ve yerlerle ilgili izlenimlerimi içeren bir tanıklık özelliği taşıyor. İçinde, görme özürlü olduğu halde, insan ruhunu tanıdığım pekçok insandan daha iyi okuyan Ahmet’in ; yakalandığı kanser sebebiyle göğsü alındığında kocası tarafından “artık bir kadın olmadığı” gerekçesiyle terkedilen ve iki küçük çocuğunu cesurca ve tek başına her türlü zorluğun altından kalkarak yetiştiren Fatima’nın ; sokaklarda kimsesiz ve alkol bağımlısı olarak yaşayan Francis’in öykülerini bulabilirsiniz. Kitapta ayrıca, içinde yaşadığımız ve hızla değişen toplumda ortaya çıkan boşanma, aşırı tüketim hastalığı, ruhsal bunalım, karı-koca ilişkilerindeki sorunlar, çocuk eğitiminde yaşanılan zorluklar gibi güncel konularda kişisel görüş ve analizlerim de var.

 

İçinde doğup  büyüdüğüm ve olağanüstü bir dinsel ve etnik zenginlik içeren toplum, bireyler arasındaki her türlü farklılığa saygılıydı. Bu farklılıklar gözümüzde, tartışmasız bir şekilde bir zenginlik ve şans olarak görünüyordu. Okuyucuya, sevgi ve hoşgörü üzerine alışılmış nutuklar atan bir inanan olarak görünmek istemiyorum. Amacım kesinlikle bu değil. Bana, etnik ve dinsel kökenleri ne olursa olsun her bireyi, dış görünüşüne aldırmadan sevmeyi öğreten harikulade bir annem ve babam oldu. Dayanışma ailem için temel bir değer, mutluluk ise paylaşmanın doğal bir meyvesiydi. Benliğimi inceden inceye yontan ve geleceğime yönelik seçimlerde bana pusula olan ana faktör bu. Kitaplarımla, okuyucuların kalplerine dokunabilmeyi ve bu vesileyle kendilerinden olmayan her bireye daha insani ve kardeşçe bir bakışla yaklaşabilmelerini temenni ediyorum.

 

 

Ferit Tekbaş: Sevgili Marie Albera, senin çok sayıda sosyal, kültürel ve siyasal faliyetlerin olduğunu biliyoruz. Bunlar hakkında biraz bilgi verebilir misin ?

 

Marie Albera Meynioğlu: Fransa’ya geldiğimde, Türkiye’de kısa bir süre de olsa icra ettiğim avukatlık mesleğimi bir kenara bıraktıktan sonra, değişik meslek dallarında uzun süreli deneyimlerim oldu: Paris’te mültecilere refakat ve tercümanlık, Strazburg’ta beş yıl sürdürdüğüm Türkçe öğretmenliği,  oniki yıllık eğitmenlik ve ardından sosyal danışmanlık deneyimlerim gibi. Bunlara, 2005’te kurduğum ve başkanı olduğum -dünya kültürlerinin tanıtımını hedefleyen- Aderscis Derneği nezdindeki sosyal ve kültürel çalışmalarımı ; 21 yıldır içinde yaşadığım şehir olan Schiltigheim ve çevresindeki Katolik, Protestan, Yahudi ve Müslüman cemiyetleri arasındaki ilişkileri geliştirmek amacı güden ve dinlerarası diyalog için çalışan bir komitedeki arabuluculuk görevimi eklemeden olmaz tabi.

Ayrıca Schiltigheim’daki yerel politika hayatında da çok aktif bir rol oynuyorum. Çevreci ve sosyalist ideolojiyi destekleyen biri olarak, bu çizgiyi büyük bir inançla savunan France Insoumise toplumsal hareketinin bir üyesi olarak, son belediye seçimlerinde eşbaşkan adayı olarak seçimlere katılmıştım. Seçimleri kazanan Çevrecilerle ortak bir liste yapmayı etik nedeniyle kabul etmediysek de,  gelecek belediye seçimleri için hazırlıklarımız günümüz itibarıyla devam etmekte.

 

Ferit Tekbaş: Yazarlık çalışmalarının hâlâ devam ettiğini bize daha önce belirtmiştin. Gelecekteki kitap projelerinin neler olduğunu sevgili okurlarımızla paylaşabilir misin?

 

Marie Albera Meynioğlu: Bas-Rhin ilinde yayınlanan yerel bir Türk gazetesi olan Objektif’te 2011’den 2013’e dek, toplumsal, psikolojik ve felsefi içerikli köşe yazıları yazdım. Yazılarım, kullandığım halk dili ve edebi tarz nedeniyle okuyucuların büyük beğenisini kazanmıştı. Yakın zamanda yayınlamayı düşündüğüm Avrupa Hayalleri adlı kitabım bu makaleleri içermekte. Bu kitap, Türkçeyle yazdığım ilk eser olacak.

Ayrıca hâlihazırda, yakın gelecekte bitirmeyi umut ettiğim Fransızca şiirlerimi içeren bir şiir kitabının da hazırlığı içindeyim.

Kitaplarımla, okuyucuların kalplerine dokunabilmeyi ve bu vesileyle kendilerinden olmayan her bireye daha insani ve kardeşçe bir bakışla yaklaşabilmelerini temenni ediyorum

 

Ferit Tekbaş: Rahmetli babanı çok severdin. Hatırladığın ve unutamadığın bir anısını bizlerle paylaşmak ister misin?

 

Marie Albera Meynioğlu: Elbette... Babam, kişiliğimin oluşmasında ve bugünkü hayat çizgimde çok önemli bir etken oldu. Size, 54 yaşında, henüz hayatının baharındayken vefat eden babamla ilgili, makalelerimden birinde yeralan birkaç satırı aktarmak istiyorum:

 

“... Kısacık ömrünü eşi benzeri az bulunur insan maceralarıyla bezemiş, deli-dolu biriydi babam.

Hayatını « başkaları ne düşünür, elalem ne der ? » tasasıyle değil de, hissettiği şekilde yaşamaya alışmış istisnai bir insandı.  Canı istediğinde bağıra bağıra şarkılar ve türküler söylerdi meselâ. Sofrasını Halil Ibrahim gibi herkese açık tutar, elinde olanı büyük bir cömertlikle ihtiyaç içindekilerle paylaşırdı...

Kostüm-kravat giyinmeye alışmış babam, eve ceketsiz ve ayağında plastik terliklerle geldi bir gece. Ağızlar bir karış açık, hayretle onu seyreden aile efradına olanları anlatınca durum anlaşıldı: Güneydoğudan gelmiş üstü başı perişan iki gencin hallerine acıyıp onları restorana davet etmiş, yemekten sonra birine ceketini, diğerine de en sevdiği ayakkabılarını vermişti..."

 

Ferit Tekbaş: Sevgili Marie Albera, bu değerli çalışmaların ve hayatınınn önemli istasyonlarını bizlere aktardığından teşekkür ederiz. Yüce Tanrı daim seni korusun ve işlerinde bereketlesin.

 

 

Marie Albera’nın Fransa’da kitapları ile ilgili internet sitesi:

https://mariemeyni.wixsite.com/monsite

 

________________________________________________________________________________

Halkımız’dan olan bu değerli insanlarımız ile devamlı röportajlar yapabilmemiz için Merkez Konsyimiz, bağışlara ihtiyacı vardır.

 

Bağış yapabilmeniz için Banka detaylarımız:

Banka: Pax-Bank-Köln

Banka kodu: 37060193

Hesap numarası: 24139026

IBAN: DE61370601930024139026

BIC: GENODED1PAX

 

PayPal:

https://www.paypal.com/donate/?token=FZu9sRSJCOvRDNXyUI4DaCMhdHqPHF6QUCeIlke3UHr04lf3oGn9sREk_eLR_kwP91P9O0&country.x=DE&locale.x=DE

Linki kopyalayıp taramacıya ekliyebilirsiniz. Bu bağlamada direkmen sitemizin ve Paypal bağış bölümüne gelebiliyorsunuz.

 

Yazar: Ferit Tekbaş

Yer: İstanbul

Kategori: Röportaj

Tarih: 08.06.2018

Portal: www.zerocha.org

Metin Okuma Süresi: 7 dakika

Dil Türkçe

 

Ferit Tekbaş: Sevgili Anna Maria, bizlere seni daha iyi tanıma olasılığını verdiğin ve hayatın hakkında bizlere derin bilgier aktırdığın için, Antakyalı Rum Ortodoks Hristiyanların Kültür Koruma Merkez Konseyi“ yönetici arkadaşlarım ve halkımız adına sana teşekkür ederiz. Bizlere kendin ve ailen hakkında biyografik bilgiler aktarabilir misin?

 

Anna Maria Beylunioğlu Atlı: 1983 yılında Mersin’de doğdum. Annem İskenderun, Babam ise Samandağ doğumlu. Ama ben doğmadan çok önceleri aileleri ile birlikte Mersin’e göç etmişler. Anne tarafından dedem aslında Mersinli, Karamanlı Rumlarından, Niğde taraflarından göç etmişler. Annem şirket yöneticisiydi, geçtiğimiz senelerde emekli oldu. Babam ise kimya mühendisi, hala mesleğini icra ediyor. Kardeşim de benim gibi akademisyenlik yolunda ilerliyor. Alanı ile ilgili akademik çalışmalar yayınlıyor Kanada’da iyi bir üniversiteye ikinci yüksek lisansını yapmaya hak kazandı bu sene. Ben ve kardeşim üniversite çağına kadar Mersin’de yaşadık. Sonrasında ikimiz de İstanbul’a yerleştik. Önceden sık sık Antakya’ya giderdik tabii. Orada hala çok yakın akrabalarımız var. Çocukluğumda Samandağ’a gidişlerimizi ve gittiğimiz için ne kadar mutlu olduğumu halen hatırlarım. Her ne kadar Mersin’de doğmuş olsam da benim için memleket orası. Nerelisin diye sorduklarında halen Mersinli demem, Antakyalıyım derim. Samandağ’da yaşamamış olsam da, Samandağlı ve Antakyalı olmanın izlerini hayatımda hep hissettim. Özellikle yemek kültürümüzü, yemeğe yaklaşımımızı farklı ve özel buldum.

 

Eşim, Altay Atlı ile üniversitede tanıştık, o da akademisyendir.  Kendisi İstanbul’da çeşitli üniversitelerde ders vermekle birlikte uluslararası politik ekonomi ve Çin/Doğu Asya uzmanıdır, bu alanda iş dünyasına danışmanlık da vermektedir.

 

Ferit Tekbaş: Azınlıklar hakkında akademik çalışmalarının mevcut olduğunu biliyoruz. Ancak apayrı bir ikinci mesleğe atanmış olduğunu da duyduk ve bu mesleğin direkt Antakya ile bir bağlantısı var, bunun ayrantıları nelerdir ve ayrı olarak ta bu başarılı karyerinin detaylı istasyonlarını öğrenmek arzusundayız, bunları bize açıklayabilir misin?

 

Anna Maria Beylunioğlu Atlı: Benim iki mesleğim var. Hem akademisyenim hem de profesyonel aşçıyım. Açıklayayım. Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler eğitimi aldım. Üniversite’de okurken akademisyen olmaya karar verdim tüm projelerimi bu yönde hazırladım. Sonrasında Türk Yunan İlişkileri üzerine yoğunlaşmış bir uluslararası ilişkiler yüksek lisansı yaptım. Bu sırada hocalarım beni üniversitede araştırma görevlisi olarak kalmaya teşvik etti ve böylece akademisyenliğe ilk adımı attım. Yüksek lisansımı Türkiye ve Yunanistan’da Kimlik Kartlarında Din Hanesi konulu tez ile tamamladım. Tezim sonrasında kitap olarak da basıldı. Okuma arzedenler için, kitabımı Amazon üzerinden sipariş edilebilmektedir.

 

Evlendikten kısa bir süre sonra İtalya’ya Avrupa Üniversitesi Enstitüsü’nde (European University Institute) Sosyal ve Siyasal Bilimler doktorası yapmaya hak kazandım. Orada İslam, din özgürlüğü, sekülerizm konusunda önemli çalışmaları bulunan Prof. Olivier Roy ile çalışma fırsatı buldum. Akademik hayatımın ilk yıllarından itibaren din ve devlet ilişkileri üzerine çalışmaktaydım. Doktoram da din özgürlüğü ve Türkiye’deki Hristiyanlar üzerine oldu. Prof. Roy’un danışmanlığında türkçeye “Seküler ve İslami değerler arasında Türkiye’de din özgürlüğü: Hristiyanlar” (Freedom of Religion in Turkey between Secular and Islamic Values: The Situation of Christians.) olarak çevirebileceğim doktora tezimi bitirdikten sonra Türkiye’de üniversitede ders verdim.

 

Ancak bugün Türkiye’de akademisyenliğin üretmeye çok uygun olduğunu düşünmediğimden akademik çalışmalarımı üniversite dışında bağımsız olarak yürütme kararı aldım. Türkiye’deki Hristiyanlar üzerine çalışmalarım halen devam etmekte. Son zamanlarda bir meslektaşımla beraber İstanbul’da yaşayan Antakyalı Ortodoks Cemaati üzerine eğilmeye başladık. Bu çalışmanın en son ürünü de İstos yayınevinden bir ay içerisinde yayınlanacak bir kitabın içinde yer alacak. Bu çalışmaya çok önem veriyorum. İstanbul’da yaşayan Antakyalılar ve onların İstanbul Rumları ile ilişkileri üzerine kapsamlı bir çalışma oldu. Cemaatimize bir ayna tuttuğumuzu düşünüyorum. Özellikle İstanbul’da yaşanan sıkıntılar konusunda çözüm üretme çabalarına bir katkı sağlar umudu taşıyorum.

 

Diğer mesleğimin de profesyonel aşçılık olduğunu söylemiştim. Akademik çalışmalarımı bağımsız sürdürdüğüm bu dönemde akademik alanda da gittikçe önem kazanan yemek ve gastronomi alanına olan merakımı ve aileden ve Antakyalılıktan gelen yemek yapma tutkumu profesyonel bir seviyeye taşımak istedim. İstanbul’da Mutfak Sanatları Akademisi’nde mutfak sanatları eğitimi aldım. Yemek yapmak yanında yemek kültürleri hakkında okumayı ve yazmayı çok keyifli buluyorum. Bir yandan dergi ve gazetelerde yemek yazıları kaleme alımaya başladım. Bir yandan da İstanbul’daki mültecilerin topluma entegrasyonununu gıda girişimciliği ile ilgili eğitimler vererek sağlamayı hedefleyen bir kuruma mentorluk yapıyorum. Gelecekte bu alandaki sivil toplum faliyetleri içinde daha sık yer almayı düşünüyorum.

 

 

Ferit Tekbaş: Bu değerli çalışmalarınızın azınlıklar ve Antakya Rum Ortodoks halkı için büyük bir manevi ve kültürel değeri vardır, sizinle övünmemek elde değildir. Bu röportajın sonunda azınlıklar hakkında basılmış olan kitabınızın sipariş edilebileceği adres, gazetelerde ve dergilerde  çalışmalarınız hakkında ister mutfak sanatları, ister azınlıklar hakkında çalışmaların önemli noktalarının bağlantısını okurlarımız için ekleyeceğiz. Anna Maria, okurlarımıza planladığın çalışmalarını ve vizyonlarını aktarabilir misin?

 

Anna Maria Beylunioğlu Atlı: Akademik anlamda azınlık çalışmalarını sürdürmeye devam edeceğim. Antakya kökenli cemaat halen üzerine en az değinilen cemaatlerden biri. Bu alanda sosyo-politik çalışmalar yapmaya devam edeceğim.

 

Ancak yakın gelecekte akademisyenlik ve gastronomi alanında edindiğim uzmanlıkları birleştirmeyi hedefliyorum. Akademik çalışmalarımı gastronomi ve yemek çalışmaları alanını da kapsayacak şekilde geliştirmek istiyorum.

 

Bunun yanında Antakya kökenli Hristiyanların yemek kültürünü konu alan bir kitap yazma projem var. Antakya yemekleri üzerine çok kitap var elbet ancak benim çalışmam daha çok bir sözlü tarih çalışması olacak. Bizim yemeğe bakışımızı ve kültürümüzü şekillendirme konusunda yemeğin ne kadar merkezi bir konumda olduğunu ortaya koyacak bir kitap olacak.

 

 

Ferit Tekbaş: Tekrar sana çalışmaların hakkında verdiğin ayrantılı bilgiler için çok teşekkür ediyoruz, Rab’bimiz seni tüm işlerinde bereketlesin ve korusun.

 

Anna Maria’nın sipariş edinebilecek kitabın bağlantısı: https://www.amazon.com/Religion-State-Relations-Greece-Turkey-Controversy/dp/3639219392

 

Anna Maria’nın Radikal gazetesinde din hanesi hakkında yazısı: http://www.radikal.com.tr/tartisiyorum/kimlik-kartlarindaki-din-hanesi-neden-kaldirilmali-981066/

 

Anna Maria’nın Şalom Dergi’de Antakya ortodoks mutfağı üzerinde yaptığı röportaj: http://dergi.salom.com.tr/dergi-201-ekim_2017.html sayfa 84’ten sonra röportaj başlangıcı.

 

Anna Maria'nın Mutfak Sanatları Blog'u: http://mutfaktakiakademisyen.com/

 

 

 

Yazar: Ferit Tekbaş

Yer: Berlin

Kategori: Röportaj

Tarih: 25.05.20018

Portal: www.zerocha.org

Metin okuma süresi: 7 Dakika

Dil: Türkçe

 

Ferit Tekbaş: Sevgili Mitri, ZeroChA  Yönetim Kurulu ve halkımızın adına bu röportaj için sana çok teşekkür ederiz. Okurlarımız ve Rum – Ortodoks halkımız, senin  bu başarılı kariyerine yol açan aşamalarına büyük bir ilgi göstermektedir. Gazeteciliğe olan tutkunu nasıl keşfettin ve televizyona nasıl geldin?

Mitri Şirin: Geçmişe bakıldığında, bunun çok fazla tesadüf olduğunu söylemeliyim. Almanya’da askerlik yerine geçen sivil hizmetimden sonra, tam olarak ne yapmak istediğimi bilmeden önce Berlin'e arkadaşım ile paylaştığımız bir daireye taşındım. Evimizde daima tek bir radyo kanalı açıktı ve orda çalınan müziği bayağı beğeniyordum. Ancak bu radyo kanalında moderatörler profesyonelce moderasyon yapmıyorlardı. Bu bağlamada, bu kanalda, çalışmak için bir başvuru yaptım ve gerçekten bu başvurum kabul edilerek orda işe başladım.

Radyo istasyonun başlangıç aşamasında olduğundan, oldukça hızlı bir şekilde bana fazla sorumluluk verildi. Bağımsız bir çalışma gerektiren bu iş, hızlı gazetecilik gelişimi ile bu sonuçlandı. İlk yılda, yayınları hazırlamak, sanatçılarla röportaj yapmak, müzik dizileri oluşturmak, muhabir olarak çalışmak ve tüm yayınları moderasyon etmek için izin verildi. Ara sıra bazı TV kanallarında da çalıştım, ancak 2005'e kadar radyo için çalışıyordum. Ancak o zamandan sonra tamamen televizyona geçtim. RBB ve WDR - TV – kanalarında, bir haber spikerliğini ve bir magazin’in sunuculuğunu yaptım ve daha sonra yani 2009’dan itibaren, Avrupa'nın en büyük televizyon kanalında, ZDF’te çalışmaya başladım. Orada özellikle ZDF’in sabah magazin'inde ve özel yayınlarıda mesela haberleri de sunuyorum.

 

Ferit Tekbaş: Bize ailen hakkında bir şeyler anlatabilir misin? Tam olarak kim oldukları ve o zamanlar Almanya'ya nerden ve nasıl geldiklerini?

Mitri Şirin: 1960'ların sonunda ailem, o zamanlar diğer birçok güney Avrupalı aileler gibi Federal Almanya Cumhuriyeti'nin çağrısı üzerine “misafir işçi” olarak, Kuzey Ren Vestfalya eyaletinin Rheine kentine, tekstil endüstrisi yüzünden gelmiş ve yerleşmişlerdir. Kendileri ve çocuklar için daha iyi bir gelecek ve daha fazla refah kazanmaları umudu ile söz konusu olmuş ve doğal olarak ta bu gelmeleri için büyük bir rol oynamıştır. Ve şimdi kendim bir aile sahibiyim. Ben, karım ve 3 çocuğum (10, 15 ve 19 yıl) Berlin-Tempelhof'ta yaşıyorum.

Çocuklarımı yıllar önce Samandağ'da vaftiz ettim bu bağlamada, kayınvalide ve kayınpederimi Hatay'ın tarihini kendilerine tanıtma fırsatınım olmuştu. Hatay bölge olarak çalkantılı bir tarihe sahiptir. Osmanlı İmparatorluğu'nun yenilgisinden sonra, eyalet 1918'de Fransızlar tarafından işgal edilerek, Suriye vekaleti üzerinden yönetimini uyguladı. Bu görev süresinin sona ermesinden sonra, Hatay ili 1939 yılında Türkiye'nin bir parçası olmak için kararını verdi. Bununla birlikte, bu bölgenin sakinleri kendi imajlarında Suriyeliler olarak kaldılar. Antakya'nın küçük Suriye olduğu söyleniyor, çünkü burada Sünniler, Aleviler, Türkler, Araplar, Kürtler ve Hristiyanlar yaşıyor. Ailem saydığım sonuncu mezhebe aittir.

Büyükbabam Edmon, Hatayın anlatılan tarihini resmen yaşadı. Memleketinin sınırlarının nasıl değiştiğini ve ağırlıklı olarak bu Müslüman bölgedeki Hristiyan azınlığın nasıl etkilendiğini deneyimledi. Ve ailesinin dağılmasını izledi. Her türlü sebepten dolayı:  Bazıları daha iyi bir yaşam bulmaya gitti; Ekonomik mülteciler bugün bu insanlar olarak adlandırılıyor. Diğerleri zulümden kaçtı, ve şimdi bazı akrabalarım savaştan kaçıyor.

 

Ferit Tekbaş: Şu anda Samandağ veya Suriye'de yaşayan birçok akraban var mı?

Mitri Şirin: Akrabalarımın sadece küçük bir kısmı Suriye'de yaşıyor ve çoğu savaş yüzünden kaçtı. Amcam Michel, Samadang'da kalan altı çocuktan sadece biri.  Diğerleri Almanya ve ABD'de yaşıyor. Her zaman güzel ama maalesef çok nadir olay oluyor, Noel veya Paskalya'yı birlikte kutlamak için tüm aile dünyanın her köşesinden bir araya geldiği an.

 

Ferit Tekbaş: Mitri, sen Almanya'da doğdun, Samandağ hakkında izlenimlerin veya anıların nelerdir ve en son ne zaman oraları ziyaret ettin? Yakında oraya gitmeyi planlıyor musun?

Mitri Şirin: Almanya'dan Samandağ'a giden zorlu yolculukları çok iyi hatırlıyorum. Eskiden oraya araba ile çok uzun bir seyahata çıkıyorduk ve varış süreci günler sürüyordu.  Her zaman biz çocuklar için bu seyahat çok heyecan verici bir macera oluyordu ancak aynı zamanda yorucu, çünkü ablam ve ben her zaman iyi uyumak amacı ile arka koltuk için tartışırdık. 4 gün sonra nihayet Samandağ'a vardığımızda sevinç çok büyük oluyordu. Bu zamana ait birçok hatıra, birçok akrabam, muhteşem doğa ve tabi ki yoğun aile değişimleri mevcuttu.

Samandağ'daki son zamanım, 2005 yılında kızım ve oğlumun vaftiz edildiğinde oldu. Bu yüzden tekrar zamanı geldiği doğru, ancak ben randevularımı daha iyi koordine etikten sonra mümkün bu olacağının kanaatindayim.

 

Ferit Tekbaş: Röportaj için zaman ayırdığın ve bize hayatından dair bazı bilgiler vermiş oldun. Sevgili Mitri, sana Teşekkür eder, başarılarının devamını diliyoruz, Tanrı seni ve aileni korusun.

 

 

Autor: Ferit Tekbas

Ort: Berlin

Kategorie: Interview

Datum: 25.05.2018

Portal: www.zerocha.org

Textdauer: ca. 7 Min.

Sprache: Deutsch

Titel: Interview mit Mitri Sirin

 

 

Ferit Tekbas: Lieber Mitri, im Namen vom Vorstand des ZeROChA e. V. und unserem Volk möchten wir Dir ganz herzlich für dieses Interview danken. Unsere Leser und das Rum – Orthodoxe Volk sind sehr gespannt auf die Stationen, die dich zu deiner erfolgreichen Karriere geführt haben. Wie hast du deine Passion zum Journalismus gefunden und wie bist du zum Fernsehen gekommen?

Mitri Sirin:  Im Nachhinein muss ich sagen, das viel Zufall im Spiel war. Nach meinem Zivildienst bin ich erstmal nach Berlin gezogen ohne konkret zu wissen, was ich eigentlich genau machen will. 

Ich bin zu einem Freund in eine WG gezogen. Dort lief immer nur ein Radiosender, der mir wegen der Musik auch sehr gut gefiel. Die Station hieß Kiss FM Berlin. 

Weil die Moderatoren dort alle ziemlich unprofessionell klangen, dachte ich mir,- eine Bewerbung dort kann nicht schaden. Und tatsächlich klappte es dort. 

 

Da der Sender sich in der Gründungsphase befand, wurde mir ziemlich schnell relativ viel Verantwortung übertragen, was eigenständiges Arbeiten erforderte und eine schnelle journalistische Entwicklung nach sich zog. 

Schon im ersten Jahr durfte ich Beiträge schneiden, Künstler interviewen, Musikabläufe erstellen, als Reporter arbeiten und ganze Sendungen moderieren. Zwischendurch arbeitete ich auch für einige TV Stationen aber bis 2005 hauptsächlich fürs Radio. Erst danach wechselte ich komplett zum Fernsehen. Ich war als Nachrichten- und Magazin-Moderator beim RBB und WDR und dann ab

2009 bei Europas größtem Fernseh-Sender, dem ZDF. Dort moderiere ich hauptsächlich das ZDF Morgenmagazin, zwischendurch aber auch Sondersendungen oder die Heute Nachrichten. 

Beispiele: 

 

Ferit Tekbas: Kannst du uns etwas zu deiner Familie erzählen? Wer sie genau sind, woher sie stammen und wie sie damals nach Deutschland gekommen sind?

Mitri Sirin: 

Meine Eltern folgten Ende der 60er Jahre, wie so viele andere Südeuropäer auch, dem Ruf der damaligen Bundesrepublik Deutschland nach Arbeitskräften und ließen sich dann als sogenannte „Gastarbeiter“ in der westfälischen Provinz Rheine nieder. Wegen der Textil-Industrie. Die Hoffnung auf mehr Wohlstand und eine bessere Zukunft für sich und die Kinder spielten dabei natürlich eine wichtige Rolle. Und jetzt habe ich selber Familie. Ich lebe mit meiner Frau und meinen 3 Kindern (10, 15 und 19 Jahre) in Berlin-Tempelhof.

 

Ich habe meine Kinder vor vielen Jahren in Samandag taufen lassen und die Gelegenheit wahr genommen auch meine Schwiegereltern mit der Geschichte Hatays vertraut zu machen. Die Gegend hat ja eine bewegte Geschichte. Nach der Niederlage des Osmanischen Reiches wurde die Provinz 1918 von den Franzosen besetzt, die sie innerhalb ihres Syrien-Mandates  verwalteten. Nach dem Ablauf dieses Mandates beschloss die Provinz Hatay 1939, Teil der Türkei zu werden. Dennoch blieben die Bewohner dieser Gegend in ihrem Selbstverständnis auch Syrer. Antakya heißt es, ist wie ein kleines Syrien, denn hier wie dort leben Sunniten, Alawiten, Türken, Araber, Kurden und Christen. Zu letzteren gehört meine Familie.

 

Mein Großvater Edmon hat alles erlebt. Er hat erlebt, wie sich die Grenzen seiner Heimat verschoben haben. Er hat erlebt, wie es der christlichen Minderheit in dieser überwiegend muslimischen Gegend ergangen ist. Und er hat mit angesehen, wie seine Familie sich zerstreut hat. Aus allen möglichen Gründen: Die einen gingen, um ein besseres Leben zu finden; Wirtschaftsflüchtlinge nennt man diese Menschen heute. Andere flohen vor Verfolgung, und jetzt fliehen einige meiner Verwandten vor dem Krieg. 

 

 

Ferit Tekbas: Hast du viele Verwandte die aktuell noch in Samandag oder in Syrien leben?

 

Mitri Sirin: Nur ein kleiner Teil meiner Verwandtschaft lebt in Syrien. Die meisten sind wegen des Krieges aber geflohen. Mein Onkel Michel ist das einzige von 6 Kindern, das in Samadang geblieben ist. Der Rest lebt in Deutschland und der USA. Es ist immer wieder schönes, leider viel zu seltenes Ereignis wenn die ganze Familie aus allen Ecken der Erde zusammenkommt, um entweder gemeinsam Weihnachten oder Ostern zu feiern. 

 

 

Ferit Tekbas: Mitri, du bist in Deutschland geboren, was sind deine Eindrücke bzw. Erinnerungen an Samandag und wann warst du zuletzt zu Besuch dort gewesen? Hast du vor in Kürze dorthin zu reisen?

 

Mitri Sirin: Ich kann mich noch sehr gut an die beschwerlichen Reisen von Deutschland nach Samandag erinnern. Früher waren wir sehr lange im Auto unterwegs. Das war für uns Kinder immer ein sehr aufregendes Abenteuer, aber auch anstrengend, zB weil meine Schwester und ich uns auf der Rückbank immer um den besten Schlafplatz gestritten haben. 

Als wir nach 4 Tagen endlich in Samandag angekommen sind, war die Freude groß. Ich habe tolle Erinnerungen an diese Zeit, viele Verwandte, spektakuläre Natur und natürlich intensiver Familienaustausch. 

Mein letztes Mal in Samandag war 2005 als ich meine Tochter und mein Sohn habe taufen lassen. Es wird also wieder höchste Zeit, ich muss nur meine Termine besser koordinieren.

 

 

Ferit Tekbas: Vielen Dank Mitri das du dir die Zeit für das Interview genommen und uns einige Einblicke in dein Leben gewährt hast. Wir wünschen Dir weiterhin viel Erfolg, dir und deiner Familie Gottes Segen.

 

Der "Zentralrat zur Förderung und Schutz der Kultur der Rum Orthodoxen Christen von Antiochien " kurz, ZeROChA e.V. führt Interviews mit namhaften Personen aus dem Bereich Kultur, Historie, Kunst, Politik, Wissenschaft, Entertainment und Literatur durch. Es werden Interviews mit Personen geführt, die sich in ihrem betreffenden Bereich einen Bekanntheitsgrad weit über den Grenzen gemacht haben. Die Voraussetzungen in die Interview-Reihe aufgenommen zu werden, sind das die betreffende Person der Volksgruppe und aus der Region Hatay und Mersin stammen. Das Interview wird einen Einblick in das Leben, über die Visionen und den aktuellen Tätigkeiten vermitteln.

Die erste Interview-Reihe startet mit folgenden Personen:

* Mitri Sirin, TV-Moderator und Journalist beim ZDF in Deutschland

* Marie Albera Meynioglu, Schriftstellerin in Frankreich

* Dr. Anna Maria Beylunioglu Atli, Freie Forscherin Politik- und Sozialwissenschaften und religiöse Minderheiten

Die Interviews werden von Ferit Tekbas, Mitglied des Vorstandes von ZeROChA geführt und in Kürze auf allen Portalen von ZeROChA e.V. veröffentlicht.

Wir bedanken uns im Namen von ZeROChA e. V. für die Teilnahme am Interview und eventuell zur Verfügung gestelltem Bildmaterial, dies erfolgt ehrenamtlich von den Interview-Partnern.

Mit der Hoffnung das wir noch viele weitere Interessenten für diese Reihe gewinnen können und wünschen wir unseren Lesern eine informative und spannende Lesereise.

Ferit Tekbas, Vorstandsmitglied ZeROChA e. V.
Köln 21.05.2018

Bilindiği gibi biz "Antakyalı Rum Ortodoks Hristiyanların Kültür koruma Merkez Konseyi" kısacası ZeROChA e. V. kültür, sanat, tarih, politik, bilim ve literatür branş'larını teşfik etmektedir. Merkez Konseyi bu bağlamada, bizden olan yani Hatay ve Mersin kökenli olması şartıyla, saydığımız bronşlarda büyük emek vermiş, popüler veya başarılı olmakla beraber, şahıslarla ile bir röportaj - seri başlatma projesini kararını aldı. İlk etapta Röportaj yapılacak olan ilk kişilerin sıralaması:

* Mitri Şirin, Almanya'nın ZDF kanalı'dan ünlü TV spiker, sunucu ve gazeteci.

* Marie Albera Meynioğlu, Fransa'da tanınmış yazar ve son kitap üzerinde çalışmalar yapıyor.

* Dr. Anna Maria Beylunioğlu Atlı, 
Serbest araştırmacı, siyasi ve sosyal bilimler ve azınlık çalışmaları

Bu kardeşlerimiz ile hayatları, işleri ve vizyonları hakkında konuşulacaktır. Pek yakında, ZeROChA 'nın bütün portal'arında ve gruplarında huzurunuzda olacaktır.

Röportajlar yönetim kurul üyesi Ferit Tekbaş tarafından yönetilecektir.

ZeROChA e.V. ve halkımız adına Mitri, Marie Albera ve Anna Maria kardeşlerimize canı gönülden teşekkür ederiz.

Halkımıza iyi seyriler ve okumalar diliyoruz.

Ferit Tekbaş,
ZeROChA e. V. Yönetim Kurul Üyesi
Köln, 21.05.2018

 

Top
Diese Website nutzt Cookies von Google, um bestmögliche Funktionalität bieten zu können. Durch die Nutzung dieser Website erklären Sie sich damit einverstanden, dass sie Cookies verwendet. More details…