Seleukos

Seleukos

E-Mail: Diese E-Mail-Adresse ist vor Spambots geschützt! Zur Anzeige muss JavaScript eingeschaltet sein!

Samandağ – Hatay Çevre Koruma ve Turizm Derneği Başkanı Mişel Atik ile Röportaj

 

Yazar: Ferit Tekbaş

Editör: Marie Albera Meynioğlu

Yer Samandağı – Hatay

Kategori: Röportaj

Tarih: 26.10.2018

Portal: www.zerocha.org

Fotoğraflar: Foto Bebeto

Okuma Süresi: 16 Dak.

Dil: Türkçe

 

 

Ferit Tekbaş: Sevgili Mişel , öncelikle “Antakya Rum Ortodoks Kültürünü Koruma Merkez Konseyi” yönetim kurulundaki arkadaşlarım ve halkımız adına, bize zaman ayırdığın ve bu röportajı gerçekleştirmeyi kabul ettiğin için sana canı gönülden teşekkür ediyorum.

Geçenlerde Almanya’da çok ünlü olan televizyon moderatörü olan yeğenin Mitri Şirin ile bir röportaj gerçekleştirmiştik. Röportaj vesilesiyle yeğenin, aile bireylerinizin maalesef dünyanın çeşitli kıtalarına dağılmış olduğunu bizlere aktarmıştı. Röportajımızın başında, sevgili okurlarımıza, kendin ve ailenle ilgili birkaç biyografik bilgi aktarabilir misin?

 

Mişel Atik: Ben ZeROChA ailesini kültürel alandaki katkılarından ve olumlu çalışmalarından dolayı kutluyorum. Sevgili Ferit, sen de hoşgeldin. Ben 1956’da Samandağ’da doğdum. İlk ve orta öğrenimimle liseyi Samandağ'da yaptım. Üniversiteyi Jeoloji mühendisi olarak Ankara'da bitirdim. Ailem 1980’li yıllarda, hatta daha öncesinden başlıyarak dünyanın farklı ülkelerine doğru dağılmaya başladı. Kardeşlerimden bir kısmı Amerika'ya, bir kısmı  da Almanya'ya yerleştiler.  Yani aslında benim dışımda hepsi yurtdışında. Atik ailesinin bir kısmı; dedemin kardeşleri yaklaşık 60 – 70 yıl evvel Brezilya’ya göç etmişler ve oraa önemli bir kol oluşturmuşlar. Atik çekirdek ailesi Almanya, Amerika ve Brezilya arasında bölündü diyebiliriz.

 

Ferit Tekbaş: Çevre Koruma ve Turizm Derneği çapında faaliyetlere ne zaman ve nasıl başladın?

 

Mişel Atik: Derneğimiz 1991 yılında kuruldu. Faaliyetlerimize aktif olarak 1994 yılından itibaren başladık. Şimdi yaklaşık 24 yıldır bu dernekteyiz. Merkezi Samandağ’da olan Derneğimiz 29’uncu kuruluş yılına giriyor ve şahsen, yaklaşık 16-17 yıldır başkanlığını yapıyorum.

 

Ferit Tekbaş: Halkımız arasında yaptığın gönüllü ve hayırsever işlerinden dolayı seni tanımıyan hemen hemen yok gibi.  Ancak bugünkü röportajımızın ana hedefi öncelikle, senin gönüllü olarak icra ettiğin “Çevre Koruma Derneği Başkanı” ünvanın ve fonksyonun hususunda sohbet etmek ve bilgi edinmek. Çevrenin korunması hususunun önemi ve ivediliği tartışıma götürmez bir gerçek. Bu anlamda organizasyonunuzun, Samandağ ilçemize büyük katkılar sağladığını gayet iyi biliyoruz. Bize bu takdire şayan işiniz  ve temel hedefleri hakkında bilgi verebilir misin?

 

Mişel Atik: Derneğimizin kuruluşunun ilk yıllarında, çevre koruma faaliyetleri çevrede sanki bir hobi olarak görünüyordu. Ama dünyada 1800’lerden itibaren başlayan sanayileşme hareketi ile birlikte farklı sorunların ortaya çıkması ve teknolojinin de yeni sorunları beraberinde getirmesi çevre sorunlarını  günümümüze  kadar katlayarak taşımış ve dünyada çevreci-çevrenin korunması hareketlerinin doğmasına neden olmuştur. Dolayısıyla bizler de gönüllü olarak çevre koruma alanında çalışmalara başladık. İnsanları bu konuda bilgilendirmek ve hassasiyetlerini arttımak çok önemliydi çünkü. Öyle ya, bilgi sahibi olmadan hiçbir şey çözülemiyor. Biz çözüm mercii değiliz, ancak çevre sorunlarının çözümünde yalnızca  baskı unsuru olabiliriz. Nitekim yıllardır bunu yapmaya çalıştık,çalışıyoruz Neler yaptığımıza değinmeden evvel hatırlatmam gereken şey, gelişmekte olan ülkelerde, gelişme süreci içinde inanılmaz çevre sorunlarının ortaya çıkmış olması. Bu sorunlar kartopu gibi yuvarlana yuvarlana, büyüye büyüye günümüze kadar geldiler ve hepimizi oldukça endişlendiren bir dereceye vardılar. Çevrecilik eskilerde olduğu gibi bir hobi hareketi olarak görülmüyor artık. Bugün nereden bakarsanız bakın, A’dan Z’ye kadar her partinin, her kurumun, her kuruluşun programında çevreyi ve çevreciliği görüyoruz. Çünkü çevre, yaşamsal bir önem taşımaya başladı ve maruz kalınan kirlilik insan yaşamını tehdit eder boyutlara ulaştı. Ben insan yaşamını diyorum ama tüm canlı alemi demem daha doğru olur. Bütün canlıları bu dünyada bir yaşam zinciri olarak görecek olursak, çevre kirlilikleri ve diğer olumsuz insan davranışarı nedeni ile bu yaşam zincirinin halkalarından onlarcası koptu diyebiliriz. Doğal denge bozuldu ve doğa kendini yeniliyemez duruma geldi. Bunda en önemli faktör insan faaliyetleri maalesef. Bu açıdan, çevre hareketini çok önemsiyoruz ve görevimizi gönüllü olarak daha çok uzun yıllar yapmaya devam etmekte kararlıyız.  

Ferit Tekbaş: Çevre koruma aktivisti olarak dünyanın bir çok ülkesini gezdin. Senin için en etkiliyici ve korkunç çevresel felaket nerede yaşandı?

Mişel Atik: Günümüz itibarıyla çevre felaketleri artık bir bölge ile sınırlı kalmıyor tabi ki.  Dünyanın pekçok yerinde sel felaketleri olduğunu gözlemleyebiliyoruz. Binlerce kişinin hayatını kaybetmesine sebep olan deprem ve tsunamileri, nükleer santrallerdeki patlamalar vs. Ne yazık ki  artık bu felaketler ve  sebep oldukları zararlar bölgesel olarak kalmıyor. Maalesef bizim için, dünyanın en büyük felaketi iklimsel değişiklikler.  İklimler değişmeye başlayınca, bu sadece bir bölgeyle sınırlı kalmayacak. Tüm dünyayı etkileyecek sonuçlar doğuracak. Mesela hava kirliliği sadece bir bölgeyle sınırlı değil, suya atılan bir taşın yarattığı halkalar gibi gittilçe genişleyerek tüm dünyayı etkileyecek. Sonuç olarak, çevre felaketleri lokal değil, evrensel karakterdedir.

 

Ferit Tekbaş: Coğrafik yetki alanınız dahilinde olmadığı halde, Akkuyu Atom Santrali projesine karşı protestolar düzenlediniz. Düzenlediğiniz protestolar hakkında ve santralın şu an ki inşaasının hangi aşamada olduğu hakkında bizi bilgilendirir misin?

Mişel Atik: Biz nükleer enerjiye karşıyız. Termik ve fosil yakıtlar ile elde edilen enerjiye de karşıyız, çünkü doğayı çok olumsuz bir şekilde etkiliyor. Yani kömürler yakılıyor, petrol yakılıyor sonucunda karbon salınımı ve sera etkisi sonuç: iklimsel değişim. Nükleer reaktörler için de bu geçerli. Insan yaşamını tehdit eden ve ucu nereye varacağı belli olmayan yan etkiler nedeni ile nükleer enerjiyi savunmak akıl almaz bir şey. Radyoaktivite sebebiyle nükleer enerji atıklarının on binlerce yıl saklanması gerekiyor. Ve hiç  kimse bu atıkların muhafazası konusunda kesin bir garanti veremiyor. Okyanusların dibi diyorlar, dağların dibi diyorlar, buzların altı deniliyor ama bunların hiçbiri kesin güvenliği tespit ve tescil edilmiş çözümler değiller. Santrallerin işleyişi sırasındaki güvenlik de keza. Bugün dünyanın en gelişmiş ülkelerinden biri olan Japonya’yı ele alalım mesela. Fukuşima’yı hâlâ unutmadık. Bölgemizde vukû bulan Çernobil patlamasını da hatırlarız. Yani nükleer santrallerin bir garantisi yok. Bu açıdan benzerleri Mersin-Akkuyu ve Sinop gibi Türkiye’nin başka şehirlerinde de kurulması planlanan  Nükleer Santrallerin de bir garantisi-güvenliği yok. Nükleer teknolojide yüzde yüz garanti yokken ve ne olacağı bilinmezken; ülkeyi ve bölgeyi riske atmanın alemi yok diye düşünüyorum. Biz nükleere bu açıdan karşıyız. On yıllar boyunca Akkuyu’ya gittik protestolar yaptık ve orda bulunan insanlarımızı bilgilendirmeye çalıştık. Akkuyu dünyanın en güzel köşelerinden biri. Sinop ta öyle. Reaktörü soğutmak için deniz suyu kullanılacak. Peki oradaki yaşam ne olacak? Akkuyu Nükleer Santrali faaliyette geçerse, bunun çevre için bir felaket olduğunu düşünüyorum.

Ferit Tekbaş: Samandağ’ın sahili hakkında bir çok medya organlarında negatif haberler okuduk. Örneğin, dünyanın en uzun ikinci ama en kirli sahili olması gibi.  Bu haberlere katılıyor musun ? Sahilin kirliliğini önlemek için, senin başkanı olduğun dernek hangi faaliyetleri yürütüyor, ne gibi tedbirler aldı ? Yerli halk bu kirliliğe karşı ne yapabilir ? Önerilerini bekliyoruz.

Mişel Atik: Samandağ sahili 14 kilometre uzunluğunda çok güzel ve birinci sınıf bir kumsala sahip. Sağlık turizminde kullanabilecek kalitede kumumuz var. Romatizması  ve değişik eklem-kemik rahatsızlıkları olan bir çok insan bizim sahilimize gelip kuma gömülmek suretiyle tedavi oluyor. Ama ne yazık ki sebep olduğmuz erozyon sebebiyle, bu kumsal boylamasıa ve enlemesine  oldukça küçüldü. İnsanlar, deniz kumu inşaata elverişli olmadığı halde deniz kumu ile binalar yaptılar. Bu kumun on yıllar boyunca binalarda kullanılması sebebiyle yüzlerce metre genişiğinde ahil aşındı,erozyona uğradı. 50-300 metrelik bir aşınma bu. Sahilin bir kısmının genişliği 700 metreden 50-100 m'lik genişliğe düştü Bu inanılmaz derecede olumsuz bir durum bizim için. Erozyon dışında, kirlilik de var maalesef. Bizler kirletiyoruz. Lübnan da doğup Samandağ sahilerine ulaşan Asi nehri, hem fizikî hem de kimyevî müthiş bir kirlilik içermekte. Asi’yle sürüklenip gelen tüm kirlilikler en nihayetinde denizimizi kirletiyorlar.

Ferit Tekbaş: Bu kirliliklerin kaynağı daha çok dış ülkeler olabilir mi? 

Mişel Atik: Akdeniz’de kıyısı olan ülkelerden gelen plastik poşetleri zamanında ayırdık. Bunlar arasında bir çok ülkelerin isimleri yazılıydı. Son yıllarda uluslararası anlaşmalar çerçevesinde getirilen yasaklamalar etkili oldu ve bu kirlilik kısmen azaldı. daha az gelmeye başladı. Ama denizde seyreden gemiler ve sorumsuz insanlar, “Akar sular kir tutmaz” gibi yanlış bir atasözü ile bütün çöplüklerini, fiziksel ve kimyasal atıklar ile kullanım suları da dahil olmak üzere, Asi nehrine boşaltıyorlar. Tabi bizim bu boşaltılan artıklar nereye gidiyor?  Akdeniz’e. Oradaki canlılar etkileniyor. Bugün, 14 kilometrelik o güzelim sahil şeridinde plastikler maalesef en önemli kirliliği oluşturuyor. Biz kanserojen ve petrol türevi oldukları için plastiklere karşı büyük bir mücadele veriyoruz. Denizde yaşayan canlıların yaşamını tehdit etmesi haricinde, görsel olarak ta hepimizi gerçekten üzüyor, çünkü berbat bir görüntü oluşturuyorlar.

Bu konuda, en azından bizlerden kaynaklanan yani bizim sebep olduğumuz kirliliği azaltmak için kendi insanlarımızı uyarmaya, dikkatlerini bu önemli sorun üzerine çekmeye çalıştık. Binlerce öğrenciyi kirliliğin hakim olduğu alanlara götürdük. Görsel anlamda temizlik kampanyaları düzenledik. Hatta belki de dünyada ilk defa; çöpleri temizlemeye gönüllü olarak katılan öğrencileri teşvik için televizyon, dolap vs. armağanlı çekilişler düzenledik. Bu tür faaliyetler aracılığıyla çocuklarımıza, temizlik ve kirlilik arasındaki farkı göstermeye çalıştık.  Bu yetmedi, sesimizi Avrupa’ya kadar ulaştırdık. Amesterdam belediyesinin davetlisi olarak belediye başkanımızla beraber ve onlara yönelik bir projeyle Amesterdam’a gittik. Buraları, buralardaki kirlilik sorunumuzu anlattık. 600 metre sahilde, başta plastik olmak üzere 3 kamyon dolusu değişik çöplerin olduğunu görünce inanmak istemediler. Kuzey denizinde görsel anlamda bize 500 metrelik bir alanda temizlik kampanyası yaptırdılar, 40 kilo çöp çıktı. Plastiği türlerine göre tek tek ayırarak, merkezi İrlanda’da bulunan bir merkeze yoladıklarını söylediler. Ardından bizler de onları Samandağ’na davet ettik. Samandağ’a bahsettiğmiz gibi inanılmaz bir kirlilik sorunuyla karşılaştıklarında bizi anladılar ve inandılar. Asi nehri adeta, başlı başına bir çöp taşıma nehri idi. Dolayısıyla bu konuda bir duyarlılık oluşturmaya çalıştık. 3 yıllık bir proje düşündük ve onu beraber tartıştık. Ama bazı nedenlerden dolayı bu proje gerçekleşemedi. Yıllar sonra büyük şehir belediyesi ve kaymakamlığın özel gayretiyle temizlik işlemine başlandı. Zira burada, dünyada nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olan bazı canlıların; yeşil deniz kaplumbağalarının, Chelonya mydas türü kaplumbağaların, Akdeniz’de soyları gerçekten tam bitme aşamasında olan Akdeniz fokları Monachus monachus’ların yaşıyor olmaları  bizler için bir zenginlik ama denizdeki kirlilik, burada yaşayan hayvan cinslerininin geleceğini gerçekten tehdit ediyor.

Dernek olarak biz, çözüm mercii değiliz. Her şeyden önce yalnızca gönüllülerle çalışan bir kuruluşuz. Bilinçlendirme yapar,kamuoyu oluşturur baskı unsuru oluruz. Başından beri görevimizi bu şekilde ifaya çalıştık. Eksikliklerimiz oldu mu ? Evet. Yetersiz kaldık mı ? Şüphesiz. Ancak her şeye rağmen bu konuda buyük bir mesafe katettiğimizi  düşünüyoruz, sevgili Ferit.

 

Ferit Tekbaş: Samandağ kumsalının önemi sadece biz insanlar için değil, aynı zamanda deniz kaplumbağaları „Caretta Caretta“lar için de çok önemlidir. Nesli tükenmek üzere olan bu kaplumbağalar; sahilimizde yuvalarını kurmakta ve yumurtlamaktalar. Bu deniz kaplumbağalarını koruma çalışmalarınız hakkında bilgi verebilir misin?

 

Mişel Atik: Aslında Caretta caretta kaplumbağaları burada son derece az. Burada yeşil deniz kaplumbağaları yani  Chelonya mydaslar var ve bunların nesli, Caretta‘lara göre daha büyük tehdit altında.

Ferit Tekbaş: Nesli tükenmek üzere olan, Caretta Carettalardan yazılı basında sıkça bahsedilmekte.

 

Mişel Atik: Evet, popüler olan Caretta Carettalardır, Türkiye'de batı ve dünyanın pekçok ülkesi bunu böyle bilmektedir. Chelonia'lar Türkiye’de 3 veya 4 sahilde var. Bizler bu işlere başladığımız zaman, saydığımız Chelonya Midas yuva sayısı 30 – 40’tı. Şimdi binlerin üzerinde. Bu sonuç, bilimsel bir çalışmanın güzel bir sonucudur. İlk aldığımız proje Dünya Bankası’ndan oldu. Danışmanımız üniversiteden Şükran Yalçın hocamız idi. O’nunla 1 yıl kadar beraber çalıştık. Daha sonra çalışmalarımızı aralıksız sürdürdük. Yürütüğümüz ikinci proje; WWF – Dünya Doğayı Koruma Vakfı” ile işbirliği içinde oldu. Yine, Türkiye'nin Canı Hibe Programı  aracılığıyla yeşil deniz kaplumbağaları ile ilgili bir proje aldık. Bir yıl boyunca yeşil deniz kaplumbağaları projesini başarı ile yürüttük. Şimdi yaklaşık altı yldır bu sahilde, Tarım ve Orman bakanlığı adına, Doğa Koruma ve Milli Parklar adına çalışmalar yürütüyoruz.

 

Ferit Tekbaş: İlçemizde hangi başka hangi tür hayvanların korunması gerekli ?

Mişel Atik: Önemli bir projemiz daha oldu. Bildiğiniz gibi, burası Yani Hatay, önemli bir kuş göç yolu üzerinde. Kuşlar Afrika’dan Mayıs ayında göç etmeye başlıyorlar ve Orta Doğu koridoru üzerinden  Avrupa’ya göç ediyorlar. Kuzey ülkelerinde besleniyorlar, yavruluyorlar ve sonra da dönüyorlar. Ama ne yazık ki barınak ve beslenme yeri olarak kullandıkları alanlarının azalması  , yasadışı  avcılık ve  çevresel olumsuzluklar bu hayvanların nüfusunu gitgide azaltmakta ,nesillerini tehdit eder hale getirmektedir. Buna yönelik bir çalışma yürüttük, okularda çocuklara eğitim verdik, arazilere götürdük, onları bu konuda duyarlılaştırmaya çalıştık. Avcıların vurduğu binlerce kuşu önce kendi imkanlarımızla tedavi ettik. Şimdi tarım ve orman bakanlığı vastasıyla üniversiteye yolluyoruz. Onlar da tedavi edilmek üzere Mustafa Kemal Üniversitesi Veterinerlik Fakültesine yolluyorlar. Denizde  yaralı bulunan kaplumbağaları da oraya yolluyoruz. Bunlar dışında “Dünya Doğayı Koruma Vakfı”nın kırmızı çizgiyle nesli tükenmekte olan türler arasında sıraladığı kum zambakları da var. Sevgili Ferit, şimdi sahile giderseniz, sarhoş edici bir koku yayan kum zambaklarını bulabilirsiniz. Onların nesli de tehdit altında ve bizim sahilde bolca bunlardan bulunmakta.

Ferit Tekbaş: Son olarak okurlarımıza  bir şey söylemek ister misin?

Mişel Atik: Elbet, çevre hareketi bir hobi haraketi değil, insanın yaşamı ile birebir ilişkili olan bir harakettir. Bugün gıda maddelerimizden tutun da, iklimsel faaliyetlere, içtiğimiz sulara, yüzdüğümüz denizlere, gittiğimiz ormanlara, yaşadığımız heryere kadar çok sayıda çevre sorunu var. Okullarda öğrencilere şunu söylüyorum: siz anne ve babanıza karşı sorumlusunuz. Onlar sizi giydiriyorlar, sizi yedirip içiriyorlar, hasta olduğunuzda doktora götürüyorlar ve yetiştirmeye çalışıyorlar. Onlara karşı sorumlusunuz. Okula gidiyorsunuz, eğitim gördüğünüz okulda, bilgiyi size aktaran öğretmelerinize karşı sorumlusunuz. Üçüncüsü, içinden çıktığınız topluma karşı sorumlusunuz. Bu topluma karşı diyet borcunuzu ve sorumluluğunuzu yerine getirin. Biz bir gezegende yaşıyoruz. Bu gezegen bize miras kalmamış, gelecek kuşaklara verilmek üzere bize emanet bırakılmış. Çocuklarımızı, gelecek nesilleri düşünüyorsak, lütfen sorumlu davranalım. Gelişmiş ülkelerde bir çok sorun çözülmüş durumda, ama bizim gibi ülkelerde malesef diz boyu. Bizler bu ufak çaptaki hareketlerle bir şeyler yapmaya çalışıyoruz ve yapmaya devam edeceğiz. Çevre sorunları için mücadelede hepimiz birlikte hareket etmeliyiz. “Aman bana ne, birileri uğraşıyor zaten, ben neden uğraşayım !” dememeliyiz. Çağımızdan, insanımızdan, canlılarımızdan, bitkilerden vs. sorumluyuz. Bu gün genetiği değiştirilmiş organizmalar, hormunlu domatesler, hormonlu meyvelerden ve sebzelerden bahsediyoruz. Her alanımızı bir kanser gibi kuşatan tarımsal ilaçlardan, naylonlardan ve plastiklerden, termik ve nükleer santrallerden bahsediyoruz. Bunlar gerçekten dünyamızı mengene gibi sıkıştırmış durumda. Kanser olayında dünyada patlamalar var. Bunun sorumlusu hayvanlar ve bitkiler değil, insanın ta kendisi. Bu konuda sorumluluğumuzu yerine getirmek zorundayız.

Bana bu fırsatı verdiğiniz için ZeROChA  ailesine, üyelerine, ve okuyucuların tümüne sevgilerimi ve selamlarımı iletiyorum.

_____________________________________________________________________________________________________________________________________________________________________

Teşekkür: Bu fevkalade fotoğrafların çekimini gönüllü olarak üstlenen Bebeto Fotoğrafçılık sahibi Züheyir Beyazıt kardeşimize, ZeROChA yönetim kurulu olarak, canı gönülden teşekkür eder ve başarılarının devamını temenni ederiz. Alevi bir kardeşimiz olan Züheyir Beyazıt, Merkez Konsey'imizin Hatay ve Çevresinde yapılacak olan çekimlerimizde bizlere gönüllü olarak katkıda bulunmak istediğini belirtti. Bununla Hatay - Samandağ halkının binlerce sene yan yana kardeşçe yaşadığı ve birbirlerinden ayrılmaz bir parça olduğunu tekrar kanıtladı. Bir Hataylı olduğumdan dolayı bununla her yerde gurur duymaktayım.

 _____________________________________________________________________________________________________________________________________________________________________

 Halkımız’dan olan bu değerli insanlarımız ile devamlı röportajlar yapabilmemiz için Merkez Konsyimiz, bağışlara ihtiyacı vardır.

 

Bağış yapabilmeniz için Banka detaylarımız:

Banka: Pax-Bank-Köln

Banka kodu: 37060193

Hesap numarası: 24139026

IBAN: DE61370601930024139026

BIC: GENODED1PAX

 

Bağış:

https://www.zerocha.org/index.php/spende

Linki kopyalayıp taramacıya ekliyebilirsiniz. Bu bağlamada direkmen sitemizin ve Paypal bağış bölümüne gelebiliyorsunuz.

 

 

Jozef Naseh ile Röportaj

 

Yazar: Ferit Tekbaş

Yer: Antakya / Hatay

Kategori: Röportaj

Tarih: 14.09.2018

Portal: www.zerocha.org

Dil: Türkçe

 

Ferit Tekbaş: Merhabalar  Jozef Bey, Sizi  Zerocha ‘da  ağırlamaktan büyük mutluluk duyuyorum.  Söyleşimizi  kabul ettiğiniz için şahsım ve  konseyimiz adına sizlere teşekkür ederim.

Jozef Naseh: Beni ilgi odağınıza aldığınız için asıl ben size ve konseyinize  teşekkür ederim.

Ferit Tekbaş: Sizi izleyicilerimizin büyük  bir  çoğunluğu  ismen  tanıyor. Ama sizi onlara daha yakından  tanıtmak istiyoruz. Sizden ve yaşam öykünüzden biraz söz eder misiniz?

Jozef Naseh: 1953 yılında sekiz çocuklu bir ailenin altıncı çocuğu olarak Antakya’nın Affan mahallesinde dünyaya geldim. Doğduğum  mahalle o zamanların  Antakyası’nın sosyal, kültürel ve ekonomik döngüsünün yoğun olarak  yaşandığı;  Camii’nin, Kilisenin, Havranın ve Alevi ziyaretinin, birbirlerinin özgür alanlarının  içinde  girmeden; hoş bir seda ile ibadete çağrı yaptığı; birlikte yaşamın, kardeşçe paylaşıldığı dünyanın ender yerlerinden biriydi.

Böyle bir mahallede filizlenmek; insanlığın gelişimsel sürecini öğrenmek ve benimsemek  açısından  gerçekten de büyük  bir şans….

Ferit Tekbaş: Evde hangi dili konuşurdunuz?

Jozef Naseh: Arap kökenli bir aile olduğumuz için; evde Arapça konuşurduk. Ben  yedi yaşına kadar çevremden öğrendiğim birkaç  Türkçe kelimenin dışında hiç Türkçe bilmiyordum. Türkçe okuma, yazmayı İlk okulda öğrendim. Başlangıçta biraz zorlandım ama ondan sorası çorap söküğü gibi geldi.

Ferit Tekbaş: Öğrenci iken yaz tatilinizi nasıl geçirirdiniz?

Jozef Naseh: Ne tatili! Karnelerimizi alır almaz ertesi gün zanaat öğrenmek amacı ile ailenin uygun gördüğü veya güvendiği bir esnafın yanında çırak olarak işe başlardık. Şimdiki gibi  bir tatil anlayışı yoktu!  Yaptığımız en iyi tatil hafta sonları dost, akraba, konu komşu toplanır, en yakın mesire yerine gitmek; evde hazırlanan yemekleri gün batımına kadar ara ara sofralar kurarak yemek yemekti; hem de yaşıtlarımız ile birlikte oyunlar oynayarak zaman  geçirip eğlenirdik. Gün batımına doğru da hep beraber tekrar evlerimize dönerdik.. Yaptığımız bütün tatil işte buydu !

Ferit Tekbaş: Hangi okullarda okudunuz?

Jozef Naseh: İlk okulu mahallemizde bulunan Fevzi Çakmak İlkokulu’nda; Ortaokulu Antakya Ata Koleji’nde; Liseyi İskenderun Lisesi’nde okudum. Buradan 1972’de mezun oldum. Aynı yıl Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Klasik ve Çağdaş Anadolu Arkeolojisi bölümünü kazandım. 1970li yıllar ülkemizin sağ - sol ilişkisi içinde karmaşa yaşadığı zor yıllardı. Bu gergin ortam yüzünden okulumuz öğrenime uzun süreliğine birkaç kez kapatıldı. Zor geçen üniversite yıllarımın ardından, bu fakülteden 1979 yılında Arkeolog olarak iyi derece ile mezun oldum. Aynı yıl Ege Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Tarihi Çevre Araştırma Koruma ve  Restorasyon  bölümünün yüksek lisans sınavını kazandım. Burada yüksek lisansımı yaparken; Konya Selçuk Üniversitesi Fen Edebiyat  Fakültesi Arkeoloji – Sanat Tarihi  bölümünün  doktora sınavını kazandım. Doktoram sırasında 12 Eylül Askeri Darbesi olmuştu. Sıkı yönetim komutanlığı ve üniversitenin   yaptırımlarını karşılayamaz durumuna  geldiğim için ikinci yılda doktoramı yarıda bırakmak zorunda kaldım. Daha sonra memleketime kesin geri dönüş yaptım.

Ferit Tekbaş: Mesleğinizi biraz tanıtır mısınız?

Jozef Naseh: Arkeoloji kısaca kazı bilimidir. Yani, insanlığın gelişimsel süreci içinde insan düşü ve emeği ile üretilmiş yer altında veya üstünde bulunan; her türlü  somut ve soyut ürünleri; nedenini ve  nasılını bilimsel olarak  sorgulayan sonuçlarını insanlığın kültürel mirasına kazandıran bir bilim dalıdır.

Ferit Tekbaş: Nerelerde  ve kimlerle çalıştınız?

Jozef Naseh: Ordinaryüs Prof. Dr. Ekrem Akurgal ile İzmir’de; Prof. Dr. Baki Öğün ile Kaunos (Dalyan-Köyceğiz-Muğla), Adıyaman, Malatya ve çevresinde; Atatürk Barajı göl aynası arkeolojik araştırma ve taramalarında, Van - Patnos -Adilcevaz - Erciş Urartu yüzey araştırmalarında birlikte çalıştım. Prof. Dr. Yusuf Baysal ile Stratonikia (Yatağan, Termik Santrali Kömür Havzası) üzerindeki antik kentin kurtarılması, kazı ve araştırmalarında bulundum. Prof. Dr. Ümit Serdaroğlu ile birlikte Halikarnassos (Bodrum Antik Tiyatro Restorasyonu’nda), Assos (Behram Kale) Çanakkale, arkeolojik kazılarında ve İzmir Alsancak Tarihi Evlerinin Tespit Tescil Koruma ve Restorasyon çalışmalarında bulundum.

Ferit Tekbaş: Üniversite yaşamınız da çok ilginç! Antakya’ya kesin dönüşünüzden sonra ne yaptınız? Mesleğiniz sürdürebildiniz mi?

Jozef Naseh: Mesleğimi yaklaşık kırk yıldan beri kesintisiz sürdürüyorum. Sağlığım el verdiği ölçüde  son nefesime  kadarda sürdürmeye devam edeceğim! Çünkü mesleğim benim yaşam kaynağım. Ayrıca ben  küçüklüğümden beri  hiper-aktif  ve örgütçü bir yapıya sahibim. Hiç boş zamanım yoktur.  Boş zamanımı yakaladığım an mutlaka kendime yeni bir iş kurgularım. Yaptığım işlerde önceliğim yaşadığım toplumun insan hak ve özgürlüklerine saygı duyarak, insanlığın ortak gelişim sürecine yeni  kazanımlar sağlamaktır. Bunun için örgütçü yapım her zaman bana yol gösterir. Bu özeliğimi , kullanarak  bir çoğu halen faaliyette  olan  çok sayıda  sivil toplum örgütlerinin kurucu üyesi oldum. Bu kuruluşların yönetim kurullarında  görev aldım. Bazılarının da başkanlığını yaptım. Bunlara siyasi partiler dahil.

Ferit Tekbaş: Bunlardan  biraz  söz eder misiniz?

Antakya ilk geldiğimde, Hatay Turizm Derneği’ni kurdum. Kurucu başkanlığını üstlendiğim  bu derneği  üç yıl süre ile yönettim. Çalışmalarımız arsında İngilizce, Fransızca, Almanca ve Arapça dil kursları vardı. Burada ilginizi Arapça  dil kursuna çekmek isterim. O zamanlar bırakın  Arapça  öğrenmek, şarkı dinlemek, konuşmak bile yasaktı!

12 eylül 1980  yılında askeri  konsey  ülke yönetimine el koymuş,  Kızılay, Çocuk Esirgeme Kurumu ve buna benzer kamu amaçlı birkaç kuruluşun dışında, bütün sivil örgütlerinin çalışmaları yasaklamıştı. Bu yasağı sanırım üç yıl sonra kaldırdılar. Bizler de dernek kuruluş iznini aldık. Tabi o zamanlar derneklerin çalışma izni almaları yeterli değildi. Yapacakları çalışmalar için de önce valilikten ve sonra sıkı yönetim komutanlığından izin almaları gerekirdi. Kamu oyuna bir duyuru yapacaksanız bile bu kurumlardan izin almanız gerekirdi.

Usum beni yanıltmıyorsa, o dönemde Hatay Valisi Turhan Şener idi. Hatay ilinin Ortadoğu ile olan ticari ilişkilerini önemini  anlatarak  Arapça dil kursu iznini kopardım. Bu izin Arapça konuşanlar için büyük bir rahatlama sağladı.

Ferit Tekbaş: Bence siz ve yönetim kurulunuz, toplumun; kültürel  gelişimsel süreci, için önemli bir  görev üstlenmişiniz. Görev üstlendiğiniz diğer sivil toplum örgütlerini anlatmak ister misiniz?

Jozef Naseh: Yaşım  ilerledi.. Artık belleğim geri dönüşleri anımsamakta zorlanıyor. Anımsadığım birkaç tanesini söyleyeyim. Antakya Kütüphaneciler Derneği, Antakya Lions Kulübü, Antakya Rotary Kulübü, Çağdaş Yaşamı Koruma Derneği, Antakya Çevre Koruma Derneği, Antakya  Sinema ve Kültür Derneği, Antakya Kültür ve Sanat Derneği, Antakya Medeniyetler Buluşması Film Festivali Genel Koordinatörlüğü; Arkeologlar Derneği Hatay Şube Başkanlığı, Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Kurma ve yaşatma Vakfı Kurucu üyeliği, Antakya  Rum Ortodoks  Kilisesi Cemaat Vakfı  Başkanlığı... Aklımda kalan bunlar...

Ferit Tekbaş: Bir de siyasi bir yaşamınız olduğunu söylediniz?

Jozef Naseh: Politik yaşamım uzun bir süreç. Üniversite yıllarımda liberal ekonomiyi benimseyen bir ailenin bireyi olarak Ecevit’in düşünülerini benimseyen ve destekleyen bir kimliğim vardı. Sosyalist değil, sosyal demokrattım. Kısaca: ‘onurla çalışarak kazanılmış emeğin sonucu olan nimetin insancıl kimlikle toplumsal paylaşıma dönüşmesidir.’

Ferit Tekbaş: Bu kominist bir bakış açısı değil mi?

Jozef Naseh: Neden kominist bakışı olsun? Ben Tanrının isteği olan düşünüyü eyleme geçiriyorum.! 

Ferit Tekbaş: Nasıl yani ?

Jozef Naseh: Hz. İsa’nın bir çocuğun elindeki beş ekmek ve  iki küçük balıkla 5000 yetişkin erkeği ve onlarla birlikte; eşleri ve çocuklarını doyurduğu öğretisini anımsayın! Beş bin kişi iki ekmek ve iki küçük balıkla doyar mı? Ama emekle üretilmişse ve kardeşçe paylaşılmışsa önce ruhlarımız doyar, ardından bedenlerimiz!

Ferit Tekbaş: Üniversiteyi  bitirdikten  sonra herhangi bir partide görev aldınız mı?

Jozef Naseh: Evet  aldım. Anavatan  Partisi’nin kuruluşunda yer aldım. Ardından Antakya belediye meclis üyesi oldum. Anavatan partisi kabuk değiştirip merkez sağda aşırı sağa kaymaya başlayınca partiden ayrıldım.  12 Eylül askeri darbesi ile yasaklanan siyasi partilerin yasakları kalkınca CHP’nin merkez ilçe kurucu üyesi oldum. 1998 yılında cemaat başkanı seçilince politikayı bıraktım.

Ferit Tekbaş:  Politikayı neden bıraktınız?

Jozef Naseh: Bir çok nedeni var ama en önemlisi cemaat başkanı olarak  seçilmem. Çünkü siyasi kimliğimi cemaatin kimliği ile özdeş tutmak doğru olmazdı.

Ferit Tekbaş: Nazar değmesin ama  belleğiniz  müthiş! Hiç de zorlanmışa benzemiyor!  Biliyorsunuz, bizim ilgi odağımız sizin cemaat vakfı başkanlığı döneminiz. Biraz da sizinle bu konuda  söyleşi yapmak istiyorum.

Jozef Naseh: Bu konuda şimdiye kadar  kimse ile söyleşi yapmadım. Nedeni yaptığım görev  gereği yalnız cemaatimizi  ilgilendiren hizmetlerde bulunmam. Bunlar mahrem  şeylerdir.  Ahlaki olarak yalnız  cemaat içinde kalması gerekir.

Ferit Tekbaş: Sizden sadece cemaat  vakfının  2000. yıl kutlamaları ile ilgili anımsadıklarınızı  paylaşmanızı rica ediyoruz.

Jozef Naseh: Evet bunlar  basına yansıdığı için rahatlıkla konuşabiliriz. Biliyorsunuz cemaat vakıfları  ‘mülhak  vakıf’ statüsündedir. Kısacası devletin kontrolünde olan cemaatin özgür iradesi ile vakfa  üye olanlar arsından seçilme yaşına uygun  bireylerden oluşan  bir mütevelli heyeti seçmesi, seçilen heyetin ibadethanenin ve cemaatin, idari insani ve her türlü  gereksinmelerini  karşılamak üzere görev üstlenmesi sistemidir. Bu sistem çerçevesi içinden ben ve altı kişiden oluşan mütevelli heyeti 1998 yılında yapılan seçim ile cemaatimiz tarafından görevlendirildik. İlk  çalışmalarımız arasında 2000. yıl kutlamalarını organize etmek oldu. Bu işe önce vakıf mütevelli heyeti olarak Sayın Cumhurbaşkanımız  rahmetlik Süleyman Demirel’den randevu isteyerek  başladık. Cumhurbaşkanlığı Genel sekreterliği  bizi  telefonla  arayarak  bu isteğimizi çok kısa bir zaman aralığında yanıtladı. ‘Sayın Cumhurbaşkanımız vakıf yönetim kurulunu beklemektedir’ dedi. Ben hemen olmaz dedim. ‘Sayın Cumhurbaşkanımızı cemaat olarak ziyaret etmek istiyoruz.’’ dedim. Önce bir şaşırdı sonra biraz durakladı.  ‘Yani kaç kişi geleceksiniz?’ dedi. ‘Bir otobüs dolusu’ dedim. Telefonda attığı kahkahayı bana duyurmak istemedi ama ben duydum. ‘Başkan, bu konuda size tekrar dönüş yapacağız’ dedi. Telefonu kapattı. İki gün sonra öğlene doğru telefonum  çaldı. ‘Cumhurbaşkanlığı  Genel sekreterliğinden  arıyoruz. Sayın Cumhurbaşkanımız  Cemaatinizi Çankaya köşkünde kabul etmekten memnunluk duyar. Ama önce katılım listenizi isim ve soyisimle beraber bizlere en kısa sürede göndermenizi rica ediyoruz’ dendi. Ayaklarım yerden kesilmişti . Hemen aynı gün geçmişte kilisemize ve vakfımıza emeği geçenlerden, bir  heyet toplayarak, 35 kişilik bir liste hazırladık. Ve cumhurbaşkanlığı genel sekreterliğine gönderdik. Gönderdiğimiz liste onaylanarak bize randevu gününü verdiler. 

Ferit Tekbaş: Hangi güne  randevu verdiler?

 Jozef Naseh: Şimdi tam tarihini hatırlamıyorum. Anı notlarıma bakmam gerekir.

Ferit Tekbaş: Sayın Cumhurbaşkanımızla ne görüştünüz?

Jozef Naseh: 2000. yıl kutlamaları  ile ilgili taslak program ve organizasyonlarda karşımıza  çıkabilecek engel ve sorunları içeren bir dosyayı sayın Cumhurbaşkanımıza arz ettim. Dosyayı aldı yaverine verdi. Bu arada bizlere ikramda bulundu. Cemaatimiz  bireyleri ile tek tek ilgilendi. Onlarla sohbet etti. kalkma zamanımız geldiği sırada heyetimizi  gözleri ile gezerek ‘sizler bizim yurttaşlarımızsınız. Devletimiz sizin gereksinmelerinizi karşılayacaktır. Merak etmeyin’ dedi. Ardından Cumhurbaşkanlığı köşkü önünde bir hatıra fotoğrafı çektirdikten sonra köşkten ayrıldık.

Bize verilen rehberle;  Anıtkabir’i  ziyaret ettik ; ardından Türkiye Büyük Millet Meclisi  gezdirdiler. O zamanlar Meclis Başkanı Sayın Murat Sökmen idi; bizlerin onuruna  mecliste bir öğle yemeği verdi. Yemekten sonra Ankara turu yaptık, ardından Antakya’ya döndük. Sabah herkesi evine bırakırken  telefonum çaldı. Arayan ; Hatay Valisi Sayın Gökhan  Aydıner’di. ‘Başkan saat dokuzda kiliseye gelip bir kahvenizi içmek istiyorum’ dedi. Ben de ‘Onur verirsiniz sayın valim’ dedim. Geldiğinde elinde bir dosya en üstte İçişleri Bakanlığı’ndan gelen bir faks ve ekleri vardı. Kahvelerimizi yudumlarken ‘Cemaatinizin ve vakfınızın her hangi bir isteği veya bir sorunu olursa lütfen önce bana gelin, devletimizin  şefkatli eli sizlerle beraber olacaktır’ dedi. Kahvesi ile birlikte içtiği birinci sigarasını bitirdikten sonra, ayrıldı. Ondan sonra her organizasyonumuzda devletin sıcak elini yanımızda duyumsadık.

Ferit Tekbaş: Sonra neler yaptınız?

Jozef Naseh: İlk kilisenin Antakya da kurulması ve  ‘Hz. İsa’ya  inananlara  ilk kez Antakya’da Hıristiyan adı veridi’ düşüncesi ile bütün Hıristiyan din merkezlerine 2000 yılında Antakya da toplama çağrısı yaptık. Yaptığımız çağrının sonuçları şaşırtıcıydı. Bu çağrıya  yalnızca  Hıristiyan din merkezleri değil   İstanbul’da  bulunan Türkiye Musevi Haham Başılığı; Diyanet İşleri Başkanlığı,  Türkiye Bahai Cemaati; Alevi Dernekleri; dinsel ve felsefi  konularda çalışmalar yapan sivil topum örgütleri de  katılma isteğini bildirdiler. Özellikle Diyanet işleri Başkanlığı’nın katılımı bize hem onur verdi. Hem de bu organizasyonda devletimizin yanımızda olduğunu bir daha duyumsadık. Ve gerçekten de devletimizin  her anlamda büyük bir katkısı oldu. Bu arada yerel yönetimlerin de büyük katkısını unutmamak gerekir.

Ferit Tekbaş: Kimler Katılım sağladı?

Jozef Naseh: Aklımda kalanları söyleyeyim. Fener Rum  Ortodoks  Patriği, kadesatlı hazretleri Sayın Bartolomeos; Antakya  Rum Ortodoks  Patriği, Papa’nın özel temsilcis; Türkiye Ermenileri  Patriği ; kadesatlı hazretleri Mesrop Mutafyan; Türkiye Musevileri Hahambaşı Sayın Rav İshak Haleva (2002 yılında seçildikten sonra); Diyanet İşleri Başkanlığının bu organizasyonlar için görevlendirdiği temsilci Din İşleri Yüksek Kurulu üyesi Sayın Abdullah Bey; Süryani Kadim Ortodoks Patrikhanesi İstanbul  Metropoliti Yusuf Çetin. Süryani Kadim Katolik patrikhanesi temsilcileri ve adlarını anımsayamadığım bir çok dernek dini cemaat ve vakıfların temsilcileri..

Ferit Tekbaş: Papa Hazretleri neden gelmedi?

Jozef Naseh: Papa bir ruhani lider ve  aynı zamanda devlet başkanıdır. Onun bu gibi davetlere katılması ancak devlet geleneği ile olanaklıdır. Dini bir cemaat veya bir sivil toplum örgütü her zaman onu davet edebilir. Ama onun bu davete katılması ancak ziyaret edeceği devlet ile olan siyasi ilişkisine bağlı. İlişkiler iyi ise bu  geliş kolaylaşır. Demek ki, o dönemlerde böyle bir geliş ne papanın programına uygundu ne de devletimiz buna hazırdı. Ama gelseydi hem anlamlı olurdu hem de tarihe geçecek bir ziyaret olurdu!

Ferit Tekbaş: Anımsadığım kadarı ile 2000. yıl kutlamalarından sonra Papa sizi Vatikan’na  davet etti!

Jozef Naseh: Evet böyle bir daveti yalnızca ben almadım. Antakya’nın ilk kadın belediye  başkanı sayın İris Şentürk  ile beraber aldık. Bu davet bize Anadolu Metropolitliği ve  Antakya Katolik Kilisesi aracılığı ile  ulaştırıldı. Sayın Şentürk Papa’yı Antakya’da ağırlamak için çok çaba gösterdi. Meclis başkanlığı İçişleri Bakanlığı ve Dışişleri bakanlığı düzeyinde girişimler yaptı. Vatikan  elçiliğinden istekte bulundu. Ama üzgünüm ki bu çabaları boşuna çıktı. Sonunda davet Vatikan’dan gelince ikimizde bu onurlu davete katılma kararı aldık. Bu yolculuğumuza Anadolu metropoliti ve Antakya Katolik kilisesi  Pederi  Dominiko  Bertoghli  eşlik ettiler. Vatikan’a  giderken belediye başkanımız  Sayın İris Şentürk Papa Hazretlerine  hediye verilmek üzere beraberinde Antakya tarihi ve sanatı üzerine yazılmış  birkaç kitap   götürdü. Ben de kilisemiz ve  cemaatimiz adına verilmek üzere Antakya Rum Ortodoks  kilisesi Pederi Dimitri Doğum’un babası rahmetlik  Edmon Doğum amcanın el emeği ile  yaptığı kilisenin altın anahtarı ve bir Ortodoks Haçı’nı,  Papa Hazretleri Antakya’ ya gelemediği için de dünyanın ilk  kilisesi olan  St. Pier  Kilisesi’nden kristal kaseler içine biraz toprak ve kutsal suyundan -bir çay bardağı kadar  su  doldurarak-  götürdüm. Bu hediyeleri 04 Eylül 2002 yılında yaptığımız ziyaret sırasında Papa Hazretleri’ne takdim ettim.

Ferit Tekbaş: Neden toprak ve su götürdünüz?

Jozef Naseh: Biliyorsunuz Papalık 1967  yılındaki İsrail - Arap savaşı sonrası Hıristiyan hacı  adaylarının ziyaret etmekte  zorlandıkları Kudüs kenti yerine dünyanın ilk kilisesin  bulunduğu Antakya’yı ziyaret etmeleri halinde hacı olabileceklerini söyledi. Papa hazretleri hıristiyanlığa  isim babalığı yapmış  ve dünyanın  ilk kilisesinin bulunduğu  bu kutsal toprakları  ziyaret edip, kutsayıp hacı olmayı  çok istiyordu!  Ama kısmet olmadı. Ben de kutsanmış olan bu  coğrafyadan biraz toprak alarak yanına bedensel ve ruhsal vaftizimiz için gerekli olan kutsal suyu  alarak özlemini gidermek üzere  Papa Hazretlerine takdim ettim. Takdim sırasında çok duygulandığını hissettim..

Ferit Tekbaş: Galiba, bir de cemaat olarak Kudüs ziyaretiniz olmuş?

Jozef Naseh: Evet, 2000  yılıydı. Mesleğimin verdiği  yol göstericilik  ve turizm işi ile ilgilenmem yıllar önce düşlediğim  geziyi kolaylaştırmama neden oldu. Buna sadece iki bininci yıl hac ziyaretleri  için; Filistin –İsrail – Mısır toraklarına serbest geçiş izni  eklenince  muhteşem bir geziye dönüştü.  Önce bu kutsal topraklardaki bütün inanç iz düşümlerinin  bir dökümünü  çıkardım. On günlük gezi süremiz ve hac programımıza  göre  sıralamasını yaptım. Bu programımıza,  Antakya  ağırlıklı Altınözü, Mersin, İskenderun, Ankara ve İstanbul’dan olmak üzere ben dahil 19 hacı adayı katıldı.

Ferit Tekbaş: Ne zaman gittiniz?

Jozef Naseh: O zamanlar Paskalya Bayramı Nisan ayına rastlıyordu. Paskalya Bayramı’ndan  on gün önce yola çıktık. Dallar Yortusunu da orada geçirdik.

Ferit Tekbaş: Nereleri gezdiniz?

Jozef Naseh: Nereleri gezmedik ki! Şansımız hep yaver gitti. Ben İstanbul’da öğrenci iken Taksim Meydanı’nda bulunan Kristal Büfe’nin önünde tıp fakültesi  son sınıfında okuyan Adnan isminde  Filistinli bir genç ile tanışmıştım. Yıllar sonra o tanıştığım gencin Filistin Kurtuluş Örgütü’nün  sağlık işlerinden sorumlu bakanı olduğunu öğrendim. Gezimiz sırasında Kudüs’e göç eden; İstanbul Musevilerinden olan rehberimiz; ona ulaşıp benim Kudüs’te olduğumu söyledi. Konakladığımız Lübnan Hıristiyan Gençliği Misafirhanesi Filistin sınırına çok yakın bir mesafedeydi. Dr. Adnan geldiği Jeep’i Filistin sınırında bırakarak konakladığımız  yere yürüyerek  bizi ziyarete geldi. Onun sayesinde Filistin tarafında kalan Hıristiyanlık için kutsal sayılan bütün yerleri bilgilenerek gezdik.

Ferit Tekbaş: Mısıra ‘da gitmiştiniz değil mi?

Jozef Naseh: Evet, tabii ki oraya da gittik. Büyük perşembeden  üç gün önce İsrail’in Eliyat   şehrinden  sonra; İsrail – Mısır’ın arasındaki sınır kapısından Mısır’a geçiş yaptık. Hıristiyanlık için çok önemli olan Azize Katarina Manastırını ve Kilisesi’ni gezdik. Ardından, Hz. Musa’nın on emiri aldığı Sina dağına tırmandık. Gurubumuzun  yaş ortalaması yüksek olduğu için belli bir yüksekliğe kadar çıkıp tekrar indik. Aynı gün Mısır’da bir gece dinlendikten sonra aynı sınır kapısından tekrar giriş yaparak kaldığımız konuk evine dönüş yaptık.

Ferit Tekbaş: Diğer inançlara ait yerleri gezmediniz mi?

Jozef Naseh: Nasıl gezmedik!  Ayni uçakta geldiğimiz, Müslüman İş Adamları Derneği’nin üyeleri ile  birlikte Mescidi Aksa’yı ve Kubet-sahrayı gezdik. Ardından ağlama duvarına gittik, Musevi kardeşlerimizin  ‘Ağlama duvarı’ dedikleri yere gelerek onların dua yöntemlerini izledik.

Ferit Tekbaş: Bu gezi sırasında unutamadığınız anılarınız var mı?

Jozef Naseh: Bir kaç söyleşiye sığabilecek kadar anılarımız var. Hangisini anlatayım? Ama bu anıları benden değil hacca gidenlerden dinlemeniz lazım.

Ferit Tekbaş: Hayatta olanlar var mı?

Jozef Naseh: Tabi var..!

Ferit Tekbaş: Mesela kimler var?

Jozef Naseh: Sizin en yakınınızda olan konsey kurucu başkanınız sayın  Adnan Sert’in  rahmetlik  annesi Hacı Ketre ve hayatta olan -Rab Mesih İsa ona uzun ve sağlıklı  bir yaşam versin- babası hacı Corc Amca var.

Ferit Tekbaş: Oooo… Güzel bir kaynak bulduk?

Jozef Naseh: Evet güzel bir kaynak. Üstelik fotoğraf arşivi de çok zengin..

Ferit Tekbaş: Sizi zorlamak istemiyorum; yalnızca bir  anınızı anlatırsanız çok mutlu olurum.

Jozef Naseh: Peki anlatayım.  Biliyorsunuz, Lut gölü deniz seviyesinin altında ve tuz yoğunluğu bakımından dünyanın  ikinci veya üçüncü sırasında yer alan bir göl. Hacı kardeşlerimi günü birlik bir gezinin  devamı olarak oraya götürdüm. Oraya ulaştığımızda güneş batmak üzereydi. O gün de çok hafif  bir rüzgar da vardı. Gölün üzerinde rüzgarın etkisi ile hafif dalgalanmalar oluşuyordu. Gün batımının ışıkları dalgalara ulaştığında ışık kırılmasından kaynaklanan rengarenk görseller onları  büyülemişti. Tanrının nuru ve rahmeti sanki üzerimize yağmış gibi hissediyorduk. Bu görsel şölen  karşısında herkes haç çıkarmaya ve Tanrıya şükür duası etmeye başladı. Bunu fırsat bilerek ‘Göle girmek isteyen var mı?’ diye sordum. Hemen altı-yedi kişi soyunup iç çamaşırları ile girmeye başladı. Gölde bulunan tuzun yoğunluğundan dolayı yüzerken ayakta duramıyorlardı. Bir sağa bir sola savrularak ayakta durmaya çalışıyorlardı. Oluşan bu ritmik danstan dolayı çocuklar gibi heyecan  dolu  sevinç çığlıkları atmaya başladılar. O gün ilk defa güneşin batmasını hiç istemediler!

Ferit Tekbaş: Teşekkür ederim. Çok ilginç bir anı! İnanç kapsamı dışında ; sosyal ve kültürel  ne gibi çalışmalar yaptınız?

Jozef Naseh: Bu konuya girmeden önce kısa bir anımsatma yapmak istiyorum. Bizler  inanç bütünlüğü açısından cemaatiz. İnanç bütünlüğümüzün dışında toplumsal iletim yönüyle de  ayni zamanda cemiyetiz! Yani  içe ve dışa yönelik sosyal ve kültürel çalışmalar yapan sivil  bir toplum  örgütü gibiyiz. Onun için cemaat ile cemiyeti bir birinden iyice ayırmamız gerekir. Cemaat işlerimizde içrek bir yöntem izleriz. Dışa kapalıyız. Çünkü bu konuda yaptığımız çalışmalar yalnızca  cemaatimizin  yararına  veya  ibadethanemizin gereksinmelerine yöneliktir. Oysa bizler ayni  zamanda  cemiyetiz. Yani sosyal, kültürel  hatta  ekonomik iletişim gereksinmeleri olan bir topluluğuz. Dolayısı ile; sivil toplumun gereksinmeleri olan bilim, sanat, kültür, felsefe ve buna benzer çalışmaları, hukukun üstünlüğü  çemberi  içinde diğer sivil toplum örgütleri ile eşleşerek  yapmak zorunluluğumuz var. Çünkü toplumsal uzlaşı ancak bu yöntemle  sağlanır. Bizler de  bu yöntemi izleyerek; bir çok sivil toplum örgütleri ile iletişime geçerek bunu gerçekleştirmeye çalıştık.

Ferit Tekbaş: Bu konuda yaptığınız birkaç çalışmayı anlatabilir misiniz?

Jozef Naseh: Bu konuda az zamanımız  var! Ama beleğimde kalan birkaç tanesini  anlatayım. Kilisemizin avlusu geniş ve çok kullanışlı, her türlü sosyal ve kültürel  aktivite  yapmak için olanaklı. Avlumuzda çok sayıda; Türk Sanat Müziği konseri, piyano resitalleri gibi konserler verdik. Çok sayıda ressam ve fotoğraf sanatçılarının eserlerini sergilemelerine ev sahipliği yaptık. En çok duygulandığım konulardan biri huzur evi sakinlerini kilise bahçesinde  konuk etmek, onlarla birlikte yemek yemek ve onlar için  küçük bir eğlence  düzenlemekti. Yılda bir kez olsa da  onların  yalnızlıklarını paylaşmak, insanın geleceğine yönelik  eğitici bir  çalışmaydı. Bu  çalışmaları düşünen ve  emek veren kadın kollarımıza huzurunuzda sonsuz minnetlerimi  sunarım. Kilise taziye  salonumuz ayni zamanda kısa sürede bir konferans salonuna dönüşebiliyor. Mesela bu salonda ilk  konferansı Türkiye’nin ilk Sümerolog’u hiç öğrencisi olmadım ama her zaman bana bilimsel katkısı olan değerli hocam Muazzez  İlmiye Çığ  verdi. Türkiye’nin ilk su altı Arkeolog’u değerli meslektaşım Bodrum Müzesi Eski Müdürü Oğuz Alpözen ‘Sualtı arkeolojisi’ konulu bir konferans verdi. Daha sonra bu salonda Dünya Arap Halkları Edebiyatçılar Birliğin Sempozyumuna ev sahipliği yaptık. Arap  Dilli ; bir çok şair, yazar ve edebiyatçıyı ağırladık.

Kilisemizin  ses akustiği  çok mükemmel. Bir gün devlet sanatçımız soprano Asya Kafkasyalı  kilisemizde ücretsiz bir  konser vermek istediğini  söyledi. Mütevelli heyeti ve ruhani  kadro ile birlikte konuyu inceledik. İnsanlığın ortak yararına olacak böyle bir konseri  gerçekleştirmeye karar verdik. Sonuçta muhteşem bir konser oldu. Tıklım tıklımdı kilise.. Cemaati olan bir kilisede konser vermek dünyada belki de bir ilkti!

Ferit Tekbaş: Kendinizi  kraliçenin kültürel mirasçısı  diye  tanımlıyorsunuz. Bu ne anlama geliyor?

Jozef Naseh: Sayın Tekbaş öncelikle şunu belirtmek isterim. Ben varoluş sürecimizden günümüze kadar  olan  insanlığın gelişimsel sürecini, sosyal ve kültürel  eksenli  sorgulayarak inceleyen bir düşünüye sahibim. Mesleğim bu konuda bana her zaman yol gösterici olmuştur. Benim şimdiye kadar her hangi dini bir kadroda  görevim olmamıştır. Hoş olsaydı çok mutlu olurdum. Onun için bu sorunuza yanıt verirken kültürel tabanlı düşünümü önceleyerek veriyorum.

Ben Afrika, Asya, Avrupa gibi üç kıtanın ve  uzak doğunun Akdeniz’e İpek Yolu ile sosyal,  kültürel ve ekonomik bağlantısı ve bağı olan; bir  zamanlar Roma imparatorlarına ev sahipliği yapan; ilk olimpiyatların yağıldığı; Stoa okullarının kurulduğu; Mitra inancını; Perslerle paylaşan, onu eyleme geçirmeyip; düşünüde saklayan; Hıristiyanlığa isim babalığı yapan; dünyanın ilk mağara kilisesini kuran, Altın Ağızlı Yuhana’nın, Luka’nın Memleketi ; Hz. Musa’nın ismini  dağlarına nakıs etiği;  tanrıdan aldığı on emri koşulsuz ve kesintisiz iman yolu ile uygulayan; Hz. Hızır ile Hz. Musa’yı ile buluşturan;  Tek Tanrıya inanma çağrısı yapan  Habi-İ Neccar’ın şehit edildiği;  Anadolu’da ilk camiinin inşa edildiği Beyazdi  Bostani’nin zuhur ettiği; Haçlı şövalyelerinin; kutsal toprakları ele geçirmek için; fetih edilemez kaleler kurduğu ; şimdilik 43 bin yıl öncesinden günümüze  kadar, kesintisiz olarak  devam eden inanç ve kültür izlerinin bulunduğu  topraklarda kurulan ‘Doğunun Kraliçesi’ Antakya’da doğdum. Bir zamanlar bilimi, sanatı, kültürü, felsefeyi inançlarla  yoğuran  Antakya’ya boşuna doğunun kraliçesi dememişler, değil mi? ‘doğunun kralı’ deselerdi yalnızca kaba güçten görkemden ve teklikten söz edileceklerdi. Oysa Antakya’yı tanımlayanlar hep ‘doğunun kraliçesi’ kimliğini kullanmışlardır. Çünkü kraliçelik, üretkenliği, bereketi, bilimin saklandığı yeri, hikmeti, üremeyi, merhameti ve yaşamın döngüsünü simgeler. Bunun için insanlaşma sürecimize yön veren bir çok uygarlık doğunun kraliçesi Antakya ile ilişkiye girmiş ve onun sütünü emzirmiştir; emzirdikleri süt kraliçemizin ak sütü kadar onlara helal olsun! Üstelik, bu  miras yalnızca bize ait değil, ayni zamanda insanlığın erdemlerle dolu ortak mirasıdır. Şimdi size soruyorum, bu zengin mirası kim geri çevirebilir?

Ferit Tekbaş: Haklısınız  Jozef  bey!!  Ben Antakya’yı  bu özelliği  ile incelememiştim! İncil’i  sonuna kadar  okudunuz  mu?

Jozef Naseh: Yalnız İncil’i mi ?  Eski Ahit  olan  Tevratı  okumayan;  yeni ahit olan İncil’i okusa da anlayamaz! Çünkü her iki kitap da anlam bakımından   birbirinin bütünleyicisidir.  Kuran-ı  Kerim’in  Türkçe mealini de okuyorum. Çünkü Kuran-ı  Kerimi okumayan İbrahim’i dinlerin ne  başlangıcını ne de  sonunu bilir. Bakın Kuran-ı Kerimin ilk ayeti Ikra ‘Oku’  diyor. Yani bilgilen. İyi ki Türkçe meali var! Okuyor ve bilgileniyorum.

Bakın Tevrat bu konuda  ne diyor? ‘Rab’be  Şükür edin; çünkü sevgisi sonsuza kadar sürecektir. ( 2.tarihler 20-21)

Ya Hz. İsa ne diyor? ‘ Sezar’ın hakkını Sezar’a; Tanrı’nın hakkını Tanrı’ya  verin’

Bu üç sözün anlamı nedir? ‘Tanrıyı sevin; O’na ayırdığınız zaman kadar günlük yaşantınıza da zaman ayırın. Devletinize güvenin, ona ödeme yükümlüklerinizi yerine getirin. Okudukça  bilgeliğe  ulaşırsınız.’ Üç kutsal kitabın özlü sözleri basit ve anlaşılabilir sözcüklerle  yazılmış. Salih insan olmak için bunları yerine getirmek yeterli midir? Yeterli olmayabilir ama başlangıçtır. Hem ben yalnızca Tek tanrılı dinlerin kutsal kitaplarını okumuyorum. Aynı zamanda pagan kültürüne ait bir çok inanç sistemini Mitra, Zerdüş, Budizm, Şamanizm  ve buna benzer bir çok inanç sitemlerini inceliyor ve araştırıyorum. Çünkü bilgilenmek bir nevi ibadettir!

Ferit Tekbaş: Uykuya zaman ayırıyor musunuz?

Jozef Naseh: Yaşamımızın üçte biri uykuyla geçiyor.? Emperyalistler bizleri şimdiye kadar  hep uyuttular. Şimdi uyanık olma zamanı! Öğle Değil mi? Bunun için durmaksızın çalışmamız ve bilgilenmemiz  gerekir.

Ferit Tekbaş: Şimdiki uğraş konunuz ne? 

Jozef Naseh: Felsefe ile ilgileniyorum. Daha doğrusu Arkeo felsefe  ile.

Ferit Tekbaş: O Ne demek?  Anlayamadım...

Jozef Naseh: O terimi ben uydurdum!  Kısaca; Geçmişte, insan düşü ve emeği ile üretilmiş  her türlü soyut ve somut  ürünlerin,  üretiliş nedeni, niçini  ve  nasılını sorgulayarak, ilk insana ulaşarak, gerçek yaşam amacını doğrulara yakın öğrenebilmektir.

Ferit Tekbaş: Biraz uçuk  ve  zor  bir proje değil mi?

Jozef Naseh: Uçuk mu? Hem de çok uçuk ve zor! Bakın, Hz. Mevlana bu konuda ne diyor: ‘Zor diyorsun, zor olacak ki imtihan olsun.’ Tanrı bizi bu dünyaya imtihana göndermedi mi?  O zaman onun sınavına iyi hazırlanmamız gerekir. Öyle değil  mi.? Size bir şey daha söyleyeyim. Bilim insanları; insanoğlunun  iki ayağı  üzerinde yürümeyi  beş milyon yılda  öğrendiğini söylüyor. İnsanoğlu yazıyı yaklaşık beş bin yıl önce  keşfetti. Bu zaman diliminde   önce Ay’a ayak bastı. Sonra Mars’ı keşfetti. Şimdide Mars Gezegeni’nde ara  istasyon kurarak daha uzaklardaki  gezegenlere  ulaşmak istiyor. Bu düşünceyi çok değil yüz yıl önce birileri söyleseydi çok uçuk kaçık derlerdi.

Ferit Tekbaş: Haklısınız  Jozef Bey!   65 yaşında olduğunuzu söylüyorsunuz ; yaşam zamanınızı nasıl geçirdiğinizi düşünüyorsunuz.

Jozef Naseh: İnsan yaşamında 40  çalışma yılı önemli bir zaman. Bu  zamanı insancıl kimlikli  paydaşlarınızla bilimsel, laik ve  insancıl  ilişkiler içinde geçirmişseniz, coşkulu ve mutlu bir yaşam sürmüşünüz demektir. Bu zamanı benimle kardeşçe paylaşanlara  huzurunuzda sonsuz sevgi ve saygılarımı sunarım.

Ferit Tekbaş: Bu kadar yoğun geçen yaşam sürecinizde ; evlenmeye zaman bulabildiniz mi?

Jozef Naseh: Evet. 1988 yılında Mimar Jeni Azar ile evlendim. Bir oğlumuz ve bir kızımız oldu. Oğlumuz, enerji sitemleri mühendisi; kızımız annesinin mesleği mimarlığı seçti.

Ferit Tekbaş: Eşiniz çalışıyor mu?

Jozef Naseh: Evet hala çalışıyor.  Hatay’daki yeni arkeoloji müzesinin restorasyon, tanzim teşhir işlerini üstlenen özel bir firmanın şantiye şefi olarak çalıştı. Yeni müze bitti gibi. Açılışa gün sayıyor… Şimdi ayni firmanın yaptığı İstanbul Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nin ; Tıp  Müzesinin şantiye şefi olarak çalışıyor.

Ferit Tekbaş: Ya çocuklarınız?

Jozef Naseh: Oğlum uluslararası enerji işi yapan Hollanda merkezli bir firmanın Türkiye’deki  İstanbul temsilciliğinde satış ve denetim mühendisi olarak çalışıyor.Kızım da İstanbul’da eski bir Bizans kilisesinin restorasyon işini üstlenen özel bir firmanın şantiye şefi olarak görev yapıyor.

Ferit Tekbaş: Son bir şeyler söylemek ister misiniz?

Evet sözlerimi bir Sümer atasözü ile bitirmek istiyorum: ‘Bilge kişi çıkmaz sokakta yol; karanlıklarda ışık bulandır’

Işığımız bol olsun.

Sevgi ve saygılarımla

 

Merkez Konsey Başkanı Dr. Adnan Sert ile Röportaj

 

Yazar: Ferit Tekbaş

Yer: Köln / Almanya

Kategori: Röportaj

Tarih: 31.08.2018

Portal: www.zerocha.org

Okuma Süresi: 6 dakika

Dil : Türkçe

 

 

Ferit Tekbaş: Sayın başkan, ZeROChA - editör kadrosu adına bu mülakat için size teşekkür ediyoruz.

Halkımızın arasında sizi doktor olarak hemen hemen tanımıyan yoktur. Tanımayan, okurlarımız için sizin ve aileniz hakkında biyografik bigiler verebilir misiniz?

 

Dr. Adnan Sert: Hatay’ın Altınözü ilçesine bağlı Cneydo şimdi Tokaçlı köyünde baba tarafından Sert annem tarafından Demir ailesindenim. Babam o zamanlar aileyi geçindirmek için Antakya da Boyaci olarak çalışan biri, doğduğum dan bir kaç ay sonra annem abim ve beni köyden kente getiriyor. Antakya da ilk orta eğitimini bitirdikten sonra Ankara tıp fakültesinde öğrenime başladım. Ankara’da doğru düzgün bir kalacak yer bulamayınca İstanbul tıp fakültesi ne geçtim 

1982 de mezun olduktan hemen sonrasında mecburi hizmet, askerlikten sonra Antakya da işe başladım. 1990 da eşim Mari ile evlendikten sonra Almanya’ya geldim. Zorlukla da  olsa çeşitli işlerde ve bölümlerde çalışarak aile hekimliği uzmanı olarak 2004 ten itibaren kendi kliniğimizde  Marinin de desteğiyle ( kendisi doktor yardımcısı ) çalışıyorum. 1992 ve 1996 da hayatımıza dahada anlam katan iki kızımız oldu. Catharina ve Selena şimdilerde Berlin teknik üniversitesinde endüstri mühendisliği masterliğini yapıyorlar.

 

 

 

Ferit Tekbaş: Siz “Antakya Rum Ortodoks Kültür Koruma Merkez Konseyi” sadece yönetim kurul başkanı değil, aynı zamanda bu konseyin kurucu üyelerdensiniz. Bu konseyin kurulmasına halkımız arasında neden gerek duyuldu sayın başkan?

 

 

Dr. Adnan Sert: ZeROChA'nın kuruluşunun sebebi çeşitili nedenlere dayalı aslında. İlkin Antakyalı Rum Ortodokslara sosyal, siyasal, kültürel anlamda hizmet ve temsil edecek bir kurum yoktu merkez konseyimizin kuruluş tarihine kadar. Biz özelikle, Hatay ve Mersin Rum Ortodokslarına dünya çapında, nerde olurlarsa olsunlar, kapsıyacak ve hizmet edecek bir "Merkez Konsey" oluşturduk.  Bu konsey, takriben iki buçuk sene evvel kurulmuş ve faaliyette geçmiştir.

Antakyalı Rum Ortodokslar çeşitli nedenlerden dolayı vatanlarını terketme zorunda kalmışlardı. Almanya coğrafyasında yaşayan Antakyalı Rum Ortodoksların sayısı takriben 20. 000'dir. Bu nedenle, fevkalade olan kadim Antakyalı Rum Ortodoks kültürünü korunması ve devamlı yaşatılması gerekmekte olduğunu düşündük ve bu gerekçeylen ilk adımları attık.

 

Ferit Tekbaş: Merkez Konsey’imizin temel ilkelerini sıralayacak olursanız bunlar hangi paragraflardan ulaşmaktadır?

 

Dr. Adnan Sert: Merkez konsey’in birinci ilkesinden bahsetmek istiyorum; biz hoşgörü ve karşılıklı saygı ilkelerine bağlıyız. Dolayısı ile insalar arasında diyaloğu ve beraberce, el ele insanların yaşam sürdürmelerini destekliyoruz. Ayrımcılık veya hernevi radikalizm, bizim derneğimizin temel ilkelerine, prensiplerimize aykırı olmakla beraber bizde yeri yoktur ve olmayacağından emin olabilrsiniz.

 

Ferit Tekbaş: Merkez Konsey’in tüzüğünde yer almış olan ana hedefleri nelerdir?

 

Dr. Adnan Sert: Sıralayacak olursak tüzükte yeralan hedeflerimiz;

  •  Antakya Rum Ortodoks Hristiyanların kültürel mirasın korunması ve desteklenmesini sağlamak.
  • Barışçıl diyaloğu geliştirmek ve diğer Sosyal kurumlarla barışçıl içinde diyalogta olmak.
  • Antakyalı Rum Ortodoksların tarihsel geçmişlerini araştırılmasına ve belegelenmesini sağlamak.
  • Araştırma ve bilimi teşvik etmek.

 

  • Yaşlılarımızın ihtiyaçlarına yardımcı olmak ve gençlerimizi teşvik edilmesini sağlamak.
  • Sanat ve kültürün geliştirilmesi.
  • Anıt ve tarihsel binaların muhafaza edilmesi ve bakımını sağlamak.
  • Muhtaç olan yetişkin gençlerimizin dahil olmak üzere meslek eğitimini ve okul eğitimlerini desteklemek.
  • Dünya çapındeki Antakya Rum Ortodoks Hristiyanları arasında bir ağ oluşturmak, ilişkileri iyleştirmek
  • Konuşulan ve yazılan ortak dil olan Türkçeye önem vermek ve bunu desteklemek.

 

Doğa ve peyzaj yönetimi, çevre, kıyı ve taşkın koruma ülkelerin tabiatı koruma yasasına göre teşvik etme.

 

Ferit Tekbaş: Sayın başkan, ZeROChA’nın yeni ana projelerinden bahsede bilirmisiniz?

 

Dr. Adnan Sert: ZeROChA yönetim kurulu bu sene de muhtemelen sonbahar aylarında bir etkinlik planlıyor. Bu etkinlikte merkez konseyimizin kapılarını tamamı ile halkımıza açacağız. Bu etkinlik, halkımızda mevcut olan bazı sorularını bize aktarbilmelerini ve merkez konseyi daha iyi bir şekilde tanımalarını sağlayacağını düşünüyoruz. Ayrıca çeşitli bronşlardan ulaşan kültür, literatür ve siyaset dalarından ünlü konuşmacılar davet etmeği planlıyoruz. Hatay – Mersin Ortodoks hayatı ile ilgili bir resim sergisi de orda sunmamız planlıyor. Tarih belirlendiği anda sevgili halkımıza ve katılmak isteyen tüm misafirlerimize zamanında duyuru yapılacaktır.

 

İkinci projemiz bir yardım kampanyası olacak. Altınözü ilçemizde olan Tokaçlı köyümüz’de bulunan Meryem Ana Rum Ortodoks Kilise onarımı için bir yardım kampanya başlatacağız. Köyümüzde olan kilise yapısı çok eski ve acil bir restorasyona ihtiyacı vardır.

 

 

Ferit Tekbaş: Sayın başkan, zaman ayırdığınız için tekrar size teşekkür eder ve işlerinizde yüce Rab’bimizden bu başarıların devamını dileriz.

...................................................................................................................................................................

Halkımız’dan olan bu değerli insanlarımız ile devamlı röportajlar yapabilmemiz için Merkez Konsyimiz, bağışlara ihtiyacı vardır.

 

Bağış yapabilmeniz için Banka detaylarımız:

Banka: Pax-Bank-Köln

Banka kodu: 37060193

Hesap numarası: 24139026

IBAN: DE61370601930024139026

BIC: GENODED1PAX

 

PayPal:

https://www.paypal.com/donate/?token=kaoRhheLCsKj25GO2NxbqeeI1ev8GON0Mt2t0Qj7DwredBDEDxsgsRTe4MXGkp9NNOWQLm&country.x=DE&locale.x=DE

Linki kopyalayıp taramacıya ekliyebilirsiniz. Bu bağlamada direkmen sitemizin ve Paypal bağış bölümüne gelebiliyorsunuz.

 

 

 +++DUYURU+++

 

" Antakya Rum Ortodoks Hristiyanlarının Kültürünün Korunması ve Teşviki İçin Merkez Konseyi“ kısaca ZeROChA e.V. kültür, tarih, sanat, çevre koruma, siyaset, bilim, şov ve edebiyat alanlarında tanınmış kişilerle röportajlar yapmaktadır. Görüşmeler, kendi alanlarındaki sınırların çok ötesinde bir üne kavuşan kişilerle gerçekleştirilmektedir. Röportajlar Antakyalı (Hatay ve Mersin kökenli) Rum Ortodokslar ile yapılacaktır. Röportaj yapılan kişilerin hayatları, vizyonları ve güncel aktivitelerine dair bize bir bakış açısı kazandıracaktır.

 

Eylül ayında, röportajlarımızın ikinci etabında sohbet edilecek olan şahısların sıralaması:

 

Dr. Adnan Sert, Antakya Rum Ortodoks Hristiyanlarının Kültürünün Korunması ve Teşviki İçin Merkez Konseyi“ kısaca ZeROChA Yönetim Kurul Başkanı. Başkan Dr. Sert ile, kendi özel hayatı, ZeROChA kuruluş nedeni ve vizyonları hakkında sohbet edeceğiz.

 

Jozef Naseh, Eski Antakya Rum Ortodoks Vakıf Başkanı ve Arkeolog. Sayın Naseh ile Antakya’da Arkeolojinin durumu, Antakya Arkeoloji Müze, önemli kazıları, özel hayatı ve yeni projeleri hakkında sohbet edeceğiz.

 

Mişel Atik, Samandağ – Hatay Çevre Koruma Derneği Başkanı. Sayın Atik ile çevre koruma projelerini, Samandağ’ın aktüel çevre koruma sorunları ve özel hayatı hakkında sohbet edeceğiz.

 

 

Röportajlar ZeROChA yönetim kurul üyesi ve redaksiyon müdürümüz sayın Ferit Tekbaş tarafından yönetilecek ve kısa süre içinde ZeROChA e.V. sosyal medya ve portalarında yayınlanacaktır

Bu röportaj ve resimler, görüşme ortakları tarafından gönüllü şekilde bizlerce yayına almak şartı ile yapılacaktır. Görüşmecilerimize bu imkanı bize sağladıklarından dolayı  ZeROChA e. V. adına teşekkür ederiz. 

 

Dizi röportajlar aracılığıyla bu alanla daha ilgili insanlar ile tanışmayı umut ediyoruz.  Okurlarımıza bilgilendirici ve heyecan verici bir okuma turu diliyoruz.

 

++ Arap Dilli Doğu Ortodoksları ++

 

 

Anna Maria Beylunioğlu Atlı ile yeni çıkan Kitap hakkında Röportaj

 

 

Yazar: Ferit Tekbaş

Yer: İstanbul

Kategori: Röportaj

Tarih: 20.07.20018

Portal: www.zerocha.org

Okuma süresi: 9 Dakika

Dil: Türkçe

 

Ferit Tekbaş: Sevgili Anna Maria, ilk evvel yeni kitabını tebrik etmek istiyoruz. Antakyalı Ortodoks halkımız için çok önemli ve anlamlı ama aynı zamanda kitap farklı ve şimdiye kadar tanımadığımız bir perspektiften bakılarak yazılmış bir litaratür olmuş. Bu akademik – edebiyat çalışmalarınızın hakkında “Antakyalı Rum Ortodoksların Kültür koruma Merkez Konseyi”soruları mevcuttur. İzin verirsen bunları sana aktarmak istiyorum.

İçinde senin de bir makale ile katkı sunduğun Arapdilli Doğu Ortodoksları kitabı geçtiğimiz ay yayınlandı. Bize bu değerli kitabın içerikliği hakkında bilgi verebilir misin?

 

Anna Maria Beylunioğlu Atlı: Tabii. “Üç Milliyetçiliğin Gölgesinde: Arapdilli Doğu Ortoksları” adlı kitabımız derleme bir kitap. İçinde farklı disiplinlerden akademisyenlerin makaleleri bulunuyor. Bu makalelerin ortak noktası Antakya-Mersin-İskenderun kökenli, Rum Ortodoks kilisesine bağlı, anadili  ve ayin dili ağırlıklı olarak Arapça olan, bugün dünyanın birçok yerine yayılmış bir topluluğu ele alması. Kitapta Antakyalı Ortodokslara tarihsel, sosyolojik ve sosyo-politik açılardan yaklaşan makaleler bulunuyor. Ben de, meslektaşım Dr. Özgür Kaymak ile beraber kaleme aldığım, kendimin de üyesi olduğum bu cemaatin İstanbul’da kendini kimliklendirme sürecini ve İstanbul Rum cemaati ile ilişkiselliğini konu alan bir makaleyle katkıda bulundum kitaba.

Rum cemaati ile ilişkiselliğini konu alan bir makaleyle katkıda bulundum kitaba.

 

Ferit Tekbaş: Kitabınızın başlığını “Arapdilli Ortodoks” adlandırdınız. Peki, neden Arap Dilli Ortodoks?

 

Anna Maria Beylunioğlu Atlı: Çünkü cemaat kendini çok farklı şekillerde adlandırıyor. Bizim makalemiz için yaptığımız görüşmelerde de sık sık karşılaştık bu durumla. Kendilerini kendilerinden olmayana anlatırken “Arap Ortodoks” “Arapça Konuşan Rum Ortodoks”, Arap-Rum Ortodoks” “Arap Hristiyan” “Antakyalı Ortodoks” gibi farklı ifadeler kullanıyorlar. Araplık ve Rumluğa dini ve etnik olarak birbirlerinden farklı anlamlar yüklüyorlar. Oysa aynı cemaatten bahsediyoruz. Tüm bu tanımları aynı çatı altında toplayacak bir kavrama ihtiyaç vardı. Kitap da böylece insanların kendilerini farklı şekillerde ifade etmelerine saygı duyarak herkesi kapsayacak bir tanımlama sunuyor. Şimdiye dek çok kullanılmayan İngilizce’de Eastern Orthodoxy yani Doğu Ortodoksluğu denilen içinde Ermeni ve Süryanileri de barındıran bir şemsiye tanımlamanın bir parçası olan ancak diğerlerinden bugün Arapça konuşmaları ile ayrışan bu cemaati “Arapdilli Doğu Ortodoksları” olarak tanımlıyor. Bu kitapta yer alan tüm argümanları kapsayan bir ifade.

 

Ferit Tekbaş: Cemaat’ımızda mevcut olan “Arap mı Rum mu” tartışmasında nasıl bir iddia taşıyor bu kitap?

 

Anna Maria Beylunioğlu Atlı: Kitabın içinde farklı makaleler farklı bakış açıları sunuyor. Bizim makaleyi yazarken ben bu tartışmanın cemaat için bir fayda taşımayacağını gördüm. Öncelikli olarak tarihsel olarak köken araştırmasına girmek pek sağlıklı değil. Bunu yapacaksa tarihçiler yapmalı, belgeler üzerinden, ama ben tarihçi değilim. Ancak siyaset bilimi ve sosyolojisi açısından bakarsanız insanların kendilerini nasıl ifade ettiklerine odaklanmak durumundasınız. Böyle bir yaklaşımla ben şunu söyleyebilirim. Kendimizi nasıl hissettiğimiz, nasıl adlandırdığımız zamana ve mekana göre şekilleniyor. Antakya kökenli Ortodokslar Doğu Roma yani Bizans imparatorluğunun bir parçası. Tarihçiler belki Rum tebası olmadan daha önce bu topluluğun Hristiyan olduklarını söyleyecektir. Ancak Rum Ortodoksluğu Doğu Roma’ya referansla söyleniyor burada. Araplık ise aslında İslam’ın bölgede 6.yy itibariyle yayılması ile geliyor. Bu insanlar Arap kültürü içine adapte oluyorlar, onların dilini benimsiyorlar ve kültürün bir parçası haline geliyorlar. Yani bir nevi Araplaştılar, ancak şunu unutmamak gerekir ki ondan önce de Rumlaşmışlardı. Editörümüz ve yazarımız Haris Rigas, Agos gazetesinde çıkan röportajında araştırmaları sırasında 8. Yüzyılda karşılaştığı bir dökümandan bahsediyor. Bu dökümana göre Antakya’dan merkeze yazılan bir mektupta yerel halk Arapça konuşan din adamları talep ediyor. Şunu da belirtmek gerekiyor, Araplaşma sürecinin tümüyle zorla olduğunu söylemek de yanlış olur. Kaynaklar bize Arap milliyetçiliğinin inşası sürecinde bölgedeki Arapdilli Ortodoksların hem dilin gramerinin oluşturulmasında hem de Arap siyasi bilincinin gelişmesine katkı sunduklarını gösteriyor.

 

Tüm bunları gözönüne aldığınızda ve bugün bu cemaatin etnik kökenini sorguladığınızda ben bugün bu insanlara Arap ya da Rum gibi bir tanımlama yapmanın bilimsel açıdan çok sağlıklı olduğunu düşünmüyorum. Kaldı ki etnisite ve milliyetçilik dediğimiz kavramlar daha çok modern dönemin araçları, göreceli olarak yeni bir olgu. Ve başta da dediğim gibi zamana ve mekana göre değişiyor. Antakya kökenli cemaaat bugün çoğunlukla Rum Ortodoksluğu dini bağlamında kullanıyor. Araplık konusunda da net bir görüşe sahip değiller. Bazısı Arap kültürünü benimsiyor, müziği, yemeği atasözleriyle bu kültüre daha yakın hissediyorlar kendini. Buna karşın Araplığı tamamen reddederek, Rumluğu etnik anlamda benimseyen küçük bir kesim de mevcut.  Bazısı da hem Araplığı hem Rumluğu kimliğinin ortak bileşeni olarak tanımlıyor. Ben açıkçası insanlara tepeden siz şu ya da busunuz demenin doğru olduğunu düşünmüyorum. Bilmeleri gereken tek şey, bölgede tarih boyunca yaşanan değişimler sonucunda hem Arap hem de Rum medeniyetinden kaynaklanan çok zengin bir kültüre sahip oldukları, kadim bir cemaat oldukları.

 

Ancak kendilerini tanımlamaları da yetersiz kalıyor, İstanbul’daki cemaatle karşı karşıya geldiğinde şöyle bir sorun ortaya çıkıyor. Her ne kadar kendilerini etnik ya da dini olarak Rum Ortodoks olarak tanımlasalar da bugün İstanbul Rumları, Rumluğu daha çok İstanbullu olmak ekseninde tanımlıyorlar. Bu durum iki topluluk arasındaki ilişkileri malesef olumsuz etkiliyor.

 

Ferit Tekbaş: İstanbullu ve Antakyalı Rumlar arasında doğal olarak kültürel, yöresel ve dil sorunları gibi ortaya çıktığı ve aynı zamanda buna yönelik cemaat’ımızda büyük sorunlar yaşandığını ve Fener Rum patrikhanesi bu sorunları ellinden geldiği kadar gidermeğe çalıştığınıda biliyoruz. Sizin makaleniz de bu konuya değiniyor. İstanbul Rumları ve Antakya kökenli Rumlar arasında ne gibi sorunlar yaşanıyor İstanbul’da sizce?

 

Anna Maria Beylunioğlu Atlı: Aslında bu iki topluluk teolojik olarak aynı dine ve mezhebe mensup. Ben teolojik tartışmaya hakim değilim ancak her ne kadar Antakya bölgesindeki kiliseler Şam’a bağlı olsalar da Ekümenik Patrikhane’ye de bağlılar. Buna ragmen Antakya’dan İstanbul’a yönelen göç dalgası sonucunda bu iki topluluk biraraya geldiklerinde bazı farklılıklar ön plana çıkıyor. Yıllar boyunca farklı mekanlarda oluşmuş iki ayrı kültürel sermaye, yani dil, günlük ritüeller, yemek ve müzik kültürü mevcut. Bu da malesef bu iki cemaat biraraya geldiğinde aralarında bir duvar örüyor. Duvar bazen inceliyor bazen kalınlaşıyor. Bu konular konferanslarda açıldığında tartışma çıkmaz bir noktaya giriyor. Ama sorun ortada duruyor. Bu sorunları gözlemlediğimiz yerlerden biri kiliseler, Antakya kökenliler özellikle ilk gelen jenerasyon ayin dilini anlamakta zorluk çekiyor. Bugün çocukları kendilerini Rumca ifade ediyorlar ancak eskiler kendilerini Arapça ile daha rahat ifade ediyor. Bu sorun Rum okullarına yansıyor, iki cemeaat arasında evlilikler minimum düzeyde, böylece karma evliliklere yönelim artıyor. Kitapta bu sorunlar detaylı tartışılıyor. Entegrasyon sıkıntısı genel olarak bu insanların farklı ekonomik sınıflara ait olduğu algısı ile açıklanmaya çalışılıyor ancak bir de göz ardı edemeyeceğimiz şöyle bir gercek var: İstanbul’a farklı zamanlarda iş, okul vs. sebebiyle gelmiş ancak kilise ile ya da cemaat üyeleriyle yakınlık kuramamış ekonomik olarak orta ve üst sınıflara mensup Antakya kökenliler de var. Kendilerini dinen Rum Ortodoks olarak görseler de İstanbul’daki cemaatin içine giremiyorlar bir türlü. Bu kesimin bir kısmı Araplığı da Rumluğu da reddetmek istemiyor. İkisi de onların bir parçası.Tüm bunları göz önüne alarak yaklaşılması gereliyor konuya. Şunu da ekleyeyim, sizin de dediğiniz gibi, Patrikhane iki topluluk arasındaki bu duvarın yıkılması için elinden geleni yapıyor ama malesef yapılanların yeterli olmadığı kanısındayım.

 

Ferit Tekbaş: İstanbul veya Hatay’daki cemaatlarimizden mevcut olan bazı üyeler, sizinle hemfikir olmamakla beraber aynı zamanda kitabınızı eleştireceklerini düşünüyoruz. Peki bu çalışmayla neyi amaçlıyor ve hedefliyorsunuz?

 

Anna Maria Beylunioğlu Atlı: Asıl amacımız bu çalışmayla literatürdeki önemli bir boşluğu gidermekti. Bu kadim cemaat üzerine yazılmış kapsamlı akademik bir çalışma yoktu. Önemli bir eksikliği giderdiğimizi düşünüyorum. Ama sorduğunuz bu soru çok önemli çünkü ben de bu cemaatin üyesiyim. Bana gelecek eleştirileri şimdiden tahmin ediyorum. “Neden böyle bir konu hakkında yazıyorsunuz?”, ya da “ne gerek var bu konuları dile getirmeye?” diyenleri duyar gibiyim. Ama şunu unutmamak gerekiyor, bu sosyal-bilimsel yöntemlerle yapılmış bir çalışma ve akademik çalışmalardan zarar gelmez aksine yararı olur. Bu konu sivil toplum tarafından tartışılıyor yıllardır, Patrikhane de bu konuda elinden geleni yapıyor. Bütün bunları görüyoruz.  Antakya kökenlilerin teolojik kademelerdeki varlığını destekliyor, aynı şekilde okullardaki varlıklarını da. Hatta bazı durumlarda bireysel müdehalelerde de bulunduğunu biliyorum. Ancak insanların büyük çoğunluğu entegre olmak istemesine ragmen zorluk çekiyorlar. Kiliselerde çalışmayan, Rum okullarına gitmemiş önemli bir kesim var; bugün İstanbul’da onların dinini temsil eden Rum Ortodoks kiliseleri bulunmasına rağmen ait hissettikleri bir kilise bulmakta zorlanıyorlar. Sayısı İstanbul’da gün geçtikçe artan bir topluluktan bahsediyoruz. Bu insanların kendilerini nasıl ifade ettikleri çok büyük önem taşıyor. Taşımalı. Taşımalı ki sağlıklı bir çözüm bulunabilsin. Akademik bir uslupla sorunların tartışılmasında sakınca görmemek lazım, insanlar kendilerini ifade edecekler ki çözüm de sağlam temellere oturtulsun. İki topluluğun entegrasyonu önündeki engeller kaldırılabilsin.

 

Ferit Tekbaş: Sevgili Anna Maria, bu mulakat için ZeROChA – Yönetim kurul arkadaşlarım ve halkımız adına sana canı gönülden teşekkür ederiz. Kitabınızın geniş boyutlu bir okur kitlesi ulaşmasının ve bu başarının devamını temenni ederiz. Yüce Rabbimiz seni işlerinde daim bereketlesin, Amin.

 

 

Arapdilli Doğu Ortodoksları adlı Kitabın sipariş edinebileceği Siteler:

 

Almanya’da: https://www.tikla24.de/kitap/kolektif/uc-milliyetciligin-golgesinde-kadim-bir-cemaat-arapdili-dogu-ortodokslari/

 

Türkiye’de: https://www.idefix.com/E-Kitap/Arapdilli-Dogu-Ortodokslari/Arastirma-Tarih/Politikaarastirma/Dunya-Politika/urunno=0001765264001

 

https://www.pandora.com.tr/kitap/arapdilli-dogu-ortadokslari-uc-milliyetciligin-golgesinde-kadim-bir-cemaat/650678

 

 

https://www.dr.com.tr/E-Kitap/Arapdilli-Dogu-Ortodokslari/Arastirma-Tarih/Politikaarastirma/Dunya-Politika/urunno=0001765264001

 

Bunların arasında idefix’in yurtdışına da sipariş imkanı mevcuttur.

___________________________________________________________________________________________________

 

 

 

Halkımız’dan olan bu değerli insanlarımız ile devamlı röportajlar yapabilmemiz için Merkez Konsyimiz, bağışlara ihtiyacı vardır.

 

Bağış yapabilmeniz için Banka detaylarımız:

Banka: Pax-Bank-Köln

Banka kodu: 37060193

Hesap numarası: 24139026

IBAN: DE61370601930024139026

BIC: GENODED1PAX

 

PayPal:

https://www.paypal.com/donate/?token=FZu9sRSJCOvRDNXyUI4DaCMhdHqPHF6QUCeIlke3UHr04lf3oGn9sREk_eLR_kwP91P9O0&country.x=DE&locale.x=DE

Linki kopyalayıp taramacıya ekliyebilirsiniz. Bu bağlamada direkmen sitemizin ve Paypal bağış bölümüne gelebiliyorsunuz.

 

 

Marie Albera Meynioğlu İle Röportaj

 

 

Yazar: Ferit Tekbaş

Yer: Strazburg

Kategori: Röportaj

Tarih: 22.06.2018

Portal: www.zerocha.org

Okuma Süresi: 9 dakika

Dil : Türkçe

 

 

 

Ferit Tekbaş: Sevgili Marie Albera, Antakyalı Rum ortodoks Hristiyanların Kültür Koruma Merkez Konsey Yönetim Kurul arkadaşlarım ve Antakyalı Rum Ortodoks halkımızın adına, bu röportajın için sana gönülden teşekkür ederiz. Senin ve ailen hakkında okurlarımıza biyografik bilgiler verebilir misin?

 

Marie Albera Meynioğlu: 1966 yılında İskenderun’da Rum Ortodoks bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldim.

Ailemin kökeni ile ilgili birkaç bilgi vermek gerekirse :

Anneannem Feride Gülenay (Krayt) ile dedem Circi Kabaca’nın 6’sı erkek 11 çocukları vardı. Annem Mari Kabaca 11 çocuğun üçüncüsüydü. Annem bize, çocukluğundan evlendiği güne dek süren “ikinci anne” rolünün ne denli yorucu olduğunu anlatırdı hep. Evin temizlik işi, yemek yapma, kalabalık ailenin ekmek ihtiyacını karşılamak için  aralıksız hamur yoğurma, elde kaynar sularda çamaşır yıkama, kaynaktan su taşıma, bahçe ve tarla işleri vs.

Şimdiki köy hayatı gibi değil yani.

“Bir tek inek sağmasını bilmezdim” derdi annem. Kullandıkları sabunu, zeytinyağını, bulguru, salçayı, peyniri ve akla gelmeyen daha nice şeyleri kendi elleriyle, emekleriyle hazırlarlarmış. O yüzdendir ki 2. Dünya Savaşı sırasında Türkiye’de -savaşa girilmediği halde- büyük bir ekonomik kriz yaşanırken, annemin ailesi bu krizden hiç etkilenmemiş.

Babam tarafında, dedem Yusuf Meyni (-oğlu eki, Soyadı Kanunu 1935’te yürürlüğe  girdiğinde, soyadını türkleştirmek için sonradan eklendi) ve nenem Ketre Hannuş’un 5 erkek çocukları oldu. Babam Abdo Meynioğlu, kardeşlerinin en küçüğüydü. Annemle babam evlendikleri dönemde ninem oldukça hastaymış. Aradan çok geçmeden, 48 yaşında vefat etmiş.

 

1950’li yılarda, Samandağlı pekçok aile gibi, her iki aile de çocuklarını Payas, Mersin, Adana güney şehirlerine tarım işlerinde çalışmak için gönderiyordu. Annem ve babam işte böyle bir ortamda, narenciye toplamak için gittikleri bir şehirde tanışmışlar. Birbirlerini seven iki gencin evliliğine babamın tarafında karşı çıkanlar olmuşsa da hiçkimse engelleyememiş bu birlikteliği.

Babaannem Ketre’nin ölümünden sonra annem ve babam İskenderun’a yerleşmeye karar vermişler. Ellerindeki para ve altınları hasta nenemin tedavisi için harcadıklarından, ellerinde kalan çok az imkânlarla tabi. İskenderun’un yoksul mahallelerinden biri olan Ambardolduran’da bir dağın yamacındaki küçük bir arsayı çok ucuza satın alarak hayatlarına sıfırdan başlamışlar. İçinde 6 çocuğun doğup büyüdüğu sarı boyalı küçük evi, annem, birkaç işçinin yardımıyla ve babam askerlik görevini yaparken bu arsa üzerine inşa ettirmiş. Askerden döndüğünde arsa üzerindeki evi görünce, babam bir şok yaşamış haliyle.

Annem ve babam için Samandağ’dan İskenderun‘a yerleşmek, beklenmedik zorluklarla, sürekli mücadelerle ve bir o kadar da hayalkırıklıklarıyla dolu bir macera oldu diyebiliriz. Les Enfants d’Alexandrette / İskenderun Çocukları adlı Fransızca yazdığım ilk kitabımda, Ambardolduran’dan, mahalledeki günlük yaşantıdan, komşularımızdan, sokağı çıkmaz yapan o dağdan, içinde doğup büyüdüğüm evden ve çocukluğuma damga vuran daha pekçok şeyden detaylı bir şekilde bahsettim.

 

 “... Arka avluda, içi pek de dolu olmayan bir tavuk kümesi... Gece vakti dağdan gelen yabani hayvanlar burada kendilerine gayet kolay bir ziyafet sunmaya alışmışlardı. Yüzeyinin büyük bir kısmı kocaman bir asma ağacıyla kaplanmış olan evin damına çıkmak için, evin bir duvarına dayalı duran bir de tahta merdiven vardı. Dağın tehditlerine korkusuzca göğüs geren ve sarı boyalı evi koruduğu izlenimini veren yaşlı ve mağrur asmanın kalın dallarından üzüm salkımları sarkardı cömertçe.

Çocukluğumun evi... koynunda büyük mutluluklarla birlikte derin üzüntülerin de yaşandığı bu yapının, bir şatoyla uzaktan veya yakından bir alakası yoktu. Ama, ailemi zamandan, ötekilerden ve gece-gündüz hiç yorulmadan onu gözetleyen dağdan koruyan bir kale gibi görünürdü bana.

Evimizin hemen yanında bulunan ve bu pek de bayağı olmayan peyzaj içinde özel bir yeri olan sokak lambasını da unutmamak gerek tabi. Hayatımızın en korkulu anlarından birini yaşatmıştı hepimize. Bir yaz günü ağabeyim Robert, kablolarına takılan bir uçurtmayı kurtarmak üzere sokak lambasına tırmanmış, ama aldığı elektrik şoku nedeniyle de metrelerce yükseklikten düşüp yere çakılmıştı. Çocukluğumun, hiç şüphesiz, en çarpıcı anılarından biri oldu bu. Ağabeyim uzun bir süre ölüm-kalım mücadelesi vermiş, aile bireylerine ecel terleri döktürmüştü...

Doğduğum eve adeta hükmeden o dağı düşünmeden geçirdiğim tek bir günüm yoktur diyebilirim. Bir duvar gibi dik ve bir insan büstü edasıyla önümüzde duran o dağ,  gözümüzü korkutmaya ve daha ileriyi görmemize engel olmaya çalışıyordu sanki.  Bu dağın ötesinde ne vardı acaba ? ...”

 

1975’te İskenderun’dan ayrılıp Mersin’e yerleştiğimizde ben 8-9 yaşlarındaydım. Evde, mahallede, okulda  anadilimiz hep Arapçaydı. Bu sebeple Mersin’de Kuvayimilliye İlkokulu’na yazıldığımda, herkesin Türkçe konuşuyor olmasından epey etkilenmiştim. Kendime olan güvenimi yitirmiş, son derece ürkek ve içine kapanık bir çocuk olmuştum. Bu nedenle öğretmenim birkaç defa annemi okula çağırıp endişelerini dile getirmiş haliyle. Allah’tan bu durum pek uzun sürmedi.

 

1976 yılında ailenin 7. çocuğu, en küçüğümüz olan Yusuf dünyaya geldi. Bu tarihten itibaren ailem, ekonomik alanda hızlı bir yükseliş yaşadı. 7 çocuklu kalabalık bir aileydik. Başta ağabeyim Robert ablalarım Keti ve Antuanet olmak üzere ailece, gerek aile şirketinin bünyesinde,  gerekse de evde, herbirimiz farklı bir rol oynayarak anne ve babamıza destek olmaya çalıştık. Ailenin en küçükleri olan Semire, Rina ve Yusuf da dahil olmak üzere, çocukluğumuzdan ve gençliğimizden feragat ederek, anne ve babamızın  bizim için harcadıkları çabaların ve yaptıkları fedakârlıkların bilincinde olarak.

 

Ferit Tekbaş: Lazkiye 1924’te doğmuş olan Suriye’li büyük yazar Hanna Mina (Meyni) rahmetli babanın amcasının oğlu oluyor. Eserleri, arap ülkelerinin birçoğunda derslerde okutuluyor. Zamanında Arap Dünyası Edebiyat Ödülünü kazanmıştı. Ayrıca Suriyeli Yazarlar Derneği ile Arap Yazarlar Birliği’nin de kurucularından. Senin de bu ünlü ve yakın akraban gibi benzer yönlerin mevcut. Fransa’da iki kitabın fransız lisanında basılarak çok başarılı bir şekilde yayınlandı. Kitap çalışmaların hakkında ve kitapların içerikliği konusunda detaylı bilgiler verebilir misin?

 

Marie Albera Meynioğlu: Hanna Mina çocukluğunu benim gibi İskenderun’da geçirmiş. 1939’da Hatay’ın Türkiye’ye bağlanmasıyla, ailesiyle birlikte Lazkiye’ye geri dönmüştü. Arap Edebiyatının en büyük romancılarından biri olarak kabul edilir. 1947’de kesin olarak Şam’a yerleşip gazetecilik ve yazarlık faaliyetlerini oarada devam ettirmişti.

 

Birinci kitabım Les Enfants d’Alexandrette / İskenderun Çocukları’nda ailemin, insani değerlerden asla taviz vermeden yaşadığı iktisadi ve toplumsal yükselişi, psikolojik, kültürel, coğrafi ve tarihi irdeleme yollarıyla aktarmaya çalıştım. Fransızcayla yazdığım bu ilk kitap, 2015’te Fransa’da DOM Editions tarafından tarihi roman kategorisinde yayına sunuldu.

İkinci kitabım olan Voyage Vers l’Inconnu / Bilinmeyene Yolculuk, 2017 yılı sonuna doğru Auxilivre tarafından yayınlandı. Kişisel bir biyografinin ötesinde, Türkiye’yi terkettiğim günden bugüne karşılaştığım kişi ve yerlerle ilgili izlenimlerimi içeren bir tanıklık özelliği taşıyor. İçinde, görme özürlü olduğu halde, insan ruhunu tanıdığım pekçok insandan daha iyi okuyan Ahmet’in ; yakalandığı kanser sebebiyle göğsü alındığında kocası tarafından “artık bir kadın olmadığı” gerekçesiyle terkedilen ve iki küçük çocuğunu cesurca ve tek başına her türlü zorluğun altından kalkarak yetiştiren Fatima’nın ; sokaklarda kimsesiz ve alkol bağımlısı olarak yaşayan Francis’in öykülerini bulabilirsiniz. Kitapta ayrıca, içinde yaşadığımız ve hızla değişen toplumda ortaya çıkan boşanma, aşırı tüketim hastalığı, ruhsal bunalım, karı-koca ilişkilerindeki sorunlar, çocuk eğitiminde yaşanılan zorluklar gibi güncel konularda kişisel görüş ve analizlerim de var.

 

İçinde doğup  büyüdüğüm ve olağanüstü bir dinsel ve etnik zenginlik içeren toplum, bireyler arasındaki her türlü farklılığa saygılıydı. Bu farklılıklar gözümüzde, tartışmasız bir şekilde bir zenginlik ve şans olarak görünüyordu. Okuyucuya, sevgi ve hoşgörü üzerine alışılmış nutuklar atan bir inanan olarak görünmek istemiyorum. Amacım kesinlikle bu değil. Bana, etnik ve dinsel kökenleri ne olursa olsun her bireyi, dış görünüşüne aldırmadan sevmeyi öğreten harikulade bir annem ve babam oldu. Dayanışma ailem için temel bir değer, mutluluk ise paylaşmanın doğal bir meyvesiydi. Benliğimi inceden inceye yontan ve geleceğime yönelik seçimlerde bana pusula olan ana faktör bu. Kitaplarımla, okuyucuların kalplerine dokunabilmeyi ve bu vesileyle kendilerinden olmayan her bireye daha insani ve kardeşçe bir bakışla yaklaşabilmelerini temenni ediyorum.

 

 

Ferit Tekbaş: Sevgili Marie Albera, senin çok sayıda sosyal, kültürel ve siyasal faliyetlerin olduğunu biliyoruz. Bunlar hakkında biraz bilgi verebilir misin ?

 

Marie Albera Meynioğlu: Fransa’ya geldiğimde, Türkiye’de kısa bir süre de olsa icra ettiğim avukatlık mesleğimi bir kenara bıraktıktan sonra, değişik meslek dallarında uzun süreli deneyimlerim oldu: Paris’te mültecilere refakat ve tercümanlık, Strazburg’ta beş yıl sürdürdüğüm Türkçe öğretmenliği,  oniki yıllık eğitmenlik ve ardından sosyal danışmanlık deneyimlerim gibi. Bunlara, 2005’te kurduğum ve başkanı olduğum -dünya kültürlerinin tanıtımını hedefleyen- Aderscis Derneği nezdindeki sosyal ve kültürel çalışmalarımı ; 21 yıldır içinde yaşadığım şehir olan Schiltigheim ve çevresindeki Katolik, Protestan, Yahudi ve Müslüman cemiyetleri arasındaki ilişkileri geliştirmek amacı güden ve dinlerarası diyalog için çalışan bir komitedeki arabuluculuk görevimi eklemeden olmaz tabi.

Ayrıca Schiltigheim’daki yerel politika hayatında da çok aktif bir rol oynuyorum. Çevreci ve sosyalist ideolojiyi destekleyen biri olarak, bu çizgiyi büyük bir inançla savunan France Insoumise toplumsal hareketinin bir üyesi olarak, son belediye seçimlerinde eşbaşkan adayı olarak seçimlere katılmıştım. Seçimleri kazanan Çevrecilerle ortak bir liste yapmayı etik nedeniyle kabul etmediysek de,  gelecek belediye seçimleri için hazırlıklarımız günümüz itibarıyla devam etmekte.

 

Ferit Tekbaş: Yazarlık çalışmalarının hâlâ devam ettiğini bize daha önce belirtmiştin. Gelecekteki kitap projelerinin neler olduğunu sevgili okurlarımızla paylaşabilir misin?

 

Marie Albera Meynioğlu: Bas-Rhin ilinde yayınlanan yerel bir Türk gazetesi olan Objektif’te 2011’den 2013’e dek, toplumsal, psikolojik ve felsefi içerikli köşe yazıları yazdım. Yazılarım, kullandığım halk dili ve edebi tarz nedeniyle okuyucuların büyük beğenisini kazanmıştı. Yakın zamanda yayınlamayı düşündüğüm Avrupa Hayalleri adlı kitabım bu makaleleri içermekte. Bu kitap, Türkçeyle yazdığım ilk eser olacak.

Ayrıca hâlihazırda, yakın gelecekte bitirmeyi umut ettiğim Fransızca şiirlerimi içeren bir şiir kitabının da hazırlığı içindeyim.

Kitaplarımla, okuyucuların kalplerine dokunabilmeyi ve bu vesileyle kendilerinden olmayan her bireye daha insani ve kardeşçe bir bakışla yaklaşabilmelerini temenni ediyorum

 

Ferit Tekbaş: Rahmetli babanı çok severdin. Hatırladığın ve unutamadığın bir anısını bizlerle paylaşmak ister misin?

 

Marie Albera Meynioğlu: Elbette... Babam, kişiliğimin oluşmasında ve bugünkü hayat çizgimde çok önemli bir etken oldu. Size, 54 yaşında, henüz hayatının baharındayken vefat eden babamla ilgili, makalelerimden birinde yeralan birkaç satırı aktarmak istiyorum:

 

“... Kısacık ömrünü eşi benzeri az bulunur insan maceralarıyla bezemiş, deli-dolu biriydi babam.

Hayatını « başkaları ne düşünür, elalem ne der ? » tasasıyle değil de, hissettiği şekilde yaşamaya alışmış istisnai bir insandı.  Canı istediğinde bağıra bağıra şarkılar ve türküler söylerdi meselâ. Sofrasını Halil Ibrahim gibi herkese açık tutar, elinde olanı büyük bir cömertlikle ihtiyaç içindekilerle paylaşırdı...

Kostüm-kravat giyinmeye alışmış babam, eve ceketsiz ve ayağında plastik terliklerle geldi bir gece. Ağızlar bir karış açık, hayretle onu seyreden aile efradına olanları anlatınca durum anlaşıldı: Güneydoğudan gelmiş üstü başı perişan iki gencin hallerine acıyıp onları restorana davet etmiş, yemekten sonra birine ceketini, diğerine de en sevdiği ayakkabılarını vermişti..."

 

Ferit Tekbaş: Sevgili Marie Albera, bu değerli çalışmaların ve hayatınınn önemli istasyonlarını bizlere aktardığından teşekkür ederiz. Yüce Tanrı daim seni korusun ve işlerinde bereketlesin.

 

 

Marie Albera’nın Fransa’da kitapları ile ilgili internet sitesi:

https://mariemeyni.wixsite.com/monsite

 

________________________________________________________________________________

Halkımız’dan olan bu değerli insanlarımız ile devamlı röportajlar yapabilmemiz için Merkez Konsyimiz, bağışlara ihtiyacı vardır.

 

Bağış yapabilmeniz için Banka detaylarımız:

Banka: Pax-Bank-Köln

Banka kodu: 37060193

Hesap numarası: 24139026

IBAN: DE61370601930024139026

BIC: GENODED1PAX

 

PayPal:

https://www.paypal.com/donate/?token=FZu9sRSJCOvRDNXyUI4DaCMhdHqPHF6QUCeIlke3UHr04lf3oGn9sREk_eLR_kwP91P9O0&country.x=DE&locale.x=DE

Linki kopyalayıp taramacıya ekliyebilirsiniz. Bu bağlamada direkmen sitemizin ve Paypal bağış bölümüne gelebiliyorsunuz.

 

Seite 1 von 5
Top
Diese Website nutzt Cookies von Google, um bestmögliche Funktionalität bieten zu können. Durch die Nutzung dieser Website erklären Sie sich damit einverstanden, dass sie Cookies verwendet. More details…